Şiir, balta girmemiş ormanların yeşil gülüşüdür. Bir ceylanın hızlı

kaçışıdır. Azgın bir çağlayanın yüksek tepelerden dökülüşüdür.

Alabalıkların soğuk dağ sularında yüzüşüdür. Gökte parlayan ayın,

dağların arkasından yükselen güneşin, denizin sularında oynaşan altın

ışıkların, yeşil çimenler içinde fışkıran bin bir çeşit çiçeğin sevilme

isteğidir şiir.

*** 

Kısacası, şiir kavuşmanın tadı, ayrılmanın acısıdır. Güzellik işçisi

olan ozanın en derin sanatıdır. Sözün damıtılmasıdır.remzi ırmak

 

1 Ekim 2013 Salı

Dünya dediğin.

Yorulmak bilmeyen atlı karınca
Durmadan dönüyor Dünya dediğin
Köhne bir meyhane yaşlı bir otel
Boşalıp doluyor Dünya dediğin
Bir yanda ağlayan bir yanda gülen
Bir yanda barışan bir yanda küsen
İnan çıldırırsın bir an düşünsen
Çözülmez bilmece Dünya dediğin
Bir yerde matem var bir yerde düğün
Bir evde bayram var bir evde hüzün
Yılardır hep böyle geçiyor hergün
Sanki bir sinema Dünya dediğin.

3 Nisan 2012 Salı

SEVGİ ....

Yükseklerde açan, nergis, sünbülüm,
Beşerin, toplumun harcıdır sevgi.
Sevgiisiz hayat mı? Olamaz gülüm,
Canlıya, cansıza, gerektir sevgi.
x
Yaşlı, genç, bebeler, kadın-erkeğe,
Bal dökülen dilden, arı, peteğe,
Sevgi fısıldasın, anne bebeğe,
Karışsın ninniye, tebessüm, sevgi.
x
Sokaktaki yüze, bakan her göze,
Muhabbet, sohbete, ağızda söze,
Bükülmüş bellere, kötürüm dize,
Mezar kapısında, ölüye sevgi.
x
Sıklaşmalı saflar, omuz omuza,
Beklenmesin hemen, bahara, yaza,
Densin "seviyorum" bırakma naza,
Kol kola insanlar, haykırsın sevgi.
x
Kürsüdeki Vaiz, mihrapta imam,
Sevgi saçmalı ki, diyelim tamam,
Öğretmenin dersi, sevgisiz sanmam,
Doçenti, doktoru, söylesin sevgi.
x
Asker komutana, sevgiyle selam,
"Selamün aleyküm" ne hoş bir kelam,
İnsanın birlikte, memleket, sılam,
Polisin, bekçinin, kalbinde sevgi.
x
Coşsun dere, nehir, sevgi çağlayan,
Mecnun gibi "Leyla" diye ağlayan,
Sevgisiz aleme, kara bağlayan,
Kabuslu geceyi, yırtacak sevgi.
x
Yazalım taşlara, sevgi sözünü,
Sağlam iradeyle, ruhu, özünü,
Dim dik istikbale, dikip gözünü,
Yarınlara hedef, olmalı sevgi.
x
Ümidsiz akşamlar, karanlık gece,
Özdemir sevgiye, hasrettir bence,
Bir gün ulaşacak, gaye ne yüce,
Hilal'in yanına, konmalı sevgi...
xxxx
Şerafettin Özdemir
Din Görevlisi/Hollanda

22 Eylül 2010 Çarşamba

TAM ZAMANINDA YAŞAMAK !


Yemek de boş içmek de,
Hatta yeri gelmeden sevişmek de.

Tam zamanında öpmelisin mesela güzel gözlünü,
Tam zamanında söylemelisin sevdiğini
Gözlerinin içine baka baka.

Bisikletinin gidonunu
Tam zamanında çevirmelisin
Düşmemek için.

Tam zamanında frene basmalı,
Tam zamanında yola koyulmalısın.

Tam zamanında okşamalısın başını
O üzüm gözlü çocuğun
Hıçkırıklar tam dizilmişken boğazına,
Tam ağlamak üzereyken.

Tam zamanında koymalısın elini omzuna
En sevdiğin dostunun babası öldüğünde.

Tam zamanında tutmalısın düşerken
Üç yaşındaki sehpaya tutunan çocuk.

Tam zamanında acımalı yüreğin
Afyon'da Hasan Ağabey' in evi yıkılınca başına
Evsiz kalınca çoluk çocuk
Ki uzatasın elini bir parça.

Tam zamanında açmalısın kapını
Hayatına girmek isteyenlere.

Tam zamanında çıkarmalısın
Sevginden şımarmaya başlayanları.

Tam zamanında affetmelisin kardeşini
Biliyorsan yüreğinde kötülük olmadığını
Seni gecenin üçünde arayıp da
Kafasının iyi olduğunu söylediğinde.

Tam zamanında öğretmelisin oğluna
Gerekiyorsa yumruk atmayı
Tam burnunun üstüne
Tiksinmeden pisliğinden,
Yukarı mahallenin sümüklü bebesi
Misketlerini zorla almaya çalışırsa.

Tam zamanında bağırmalısın
Acıyınca bir yerin.
Tam zamanında gülmelisin
Kemal Sunal küfür edince filmin bir yerinde.

Tam zamanında yatmalısın
Yola çıkacaksan ertesi gün
Ve arabayı kullanan sensen
Sana emanetse çoluk çocuk
Ve kendin.

Tam zamanında ayrılmalısın misafirliklerden.

Tam zamanında konuşmalı
Tam zamanında şarkı söylemeli
Tam zamanında susmalısın.

Tam zamanında terk etmelisin gerekiyorsa
Annenin babanın evini,
Tam zamanında başka bir şehre gidip
Ayaklarının üzerinde durmaya çalışmalısın.

Tam zamanında dönmelisin memleketine.
Tam zamanında için titremeli,
Tam zamanında aşık olmalı
Deli gibi sevmelisin güzel gözlünü.

Tam zamanında toplamalısın oltanı
Belki de seni şampiyon yapacak
En büyük balığı kaçırmadan.

Tam zamanında yaşlandığını hissetmeli
Tam zamanında ölmelisin
Iskalamak istemiyorsan hayatı.

Haydi şimdi kalk bakalım
Silkin şöyle bir

At üzerinden hayatın yorgunluğunu,
Vakit zannettiğinden daha az

Haydi kalk bakalım,
Şimdi YAŞAMAK ZAMANI.....

Can YÜCEL

6 Haziran 2010 Pazar

Ben ölecek adam değilim.


Kapımı çalıp durma ölüm,
Açmam;
Ben ölecek adam değilim.

Alıştım bir kere gökyüzüne;
Bunca yıllık yoldaşımdır bulutlar.
Sıkılırım,
Kuşlar cıvıldamasa dallarında,
Yemişlerine doymadığım ağaçların,
Yağmur mu yağıyor,
Güneş mi var,
Farketmeliyim
Baktığım pencereden.
Deniz görünmeli çıksam balkona.
Tamamlamalı manzarayı
Karlı dağlarla sürülmüş tarlalar.
Ekmekten olamam doğrusu,
Nimet bildiğim;
Sudan geçemem,
Tuzludur teneffüs ettiğim hava.
Ya nasıl dururum olduğum yerde,
Öyle upuzun yatmış,
İki elim yanıma getirilmiş,
Hareketsiz,
Sükûta râmolmuş;
Sanki devrilmiş bir heykel?

Ellerim ne der sonra bana?
Soğumuş kalbime ne cevap veririm?
Utanmaz mıyım ayaklarımdan?

Kalkmalıyım,
Dolaşmalıyım,
Sokaklarda, parklarda.
El sallamalıyım
Giden trenlere,
Kalkan vapurlara.
Bilmeliyim,
Gölgelerin boyundan,
Saatin kaç olduğunu...
Islık çalmalıyım.
Türkü söylemeliyim
Yol boyunca,
Keyfimden ya hüznümden.
Geçmiş günleri hatırlamalıyım,
Dalıp dalıp akarsuya,
Hayaller kurmalıyım,
Güzel geleceğe dair.
Yanımdan geçenler olmalı,
Selâm almalıyım;
Robenson'u düşünmeliyim,
Garipliğini:
Şükretmeliyim
İnsanlar arasında olduğuma.
Nedir ki eninde sonunda ölüm?
Ayrı düşmek değil mi aşinalardan?

Kapımı çalıp durma ölüm,
Açmam;
Ben ölecek adam değilim.

4 Mayıs 2010 Salı

HEP ÇOCUK KALSAYDIM



Kopya çekseydim en gizlisinden,
Yakalayınca öğretmen, kulağımı çekseydi.
Parmaklarımı büzdürüp...
Cetvelle vursaydı, ağlasaydım
Ama...hep çocuk kalsaydım.

Dondurmacı gelseydi Cuma günleri köye
Kornasına bassaydı, ''ben geldim'' diye,
Para isteseydim anamdan, ''yok'' deseydi
Çalsaydım kümesten, yumurtayla takas etseydim
Ama...hep çocuk kalsaydım.


Yırtsaydım defter yapraklarımı, aşk mektupları için,
Alamancı Zübeyde'ye ''Kız bana varcan mı'' deseydim,
Derken de utansaydım, kafama çantasını yeseydim
Söyleseydi babasına asıldığımı, Resul Ağa'dan tırssaydım
Ama... hep çocuk kalsaydım.

Kuş avlasaydım sapanımla, teker lastiğinden yaptığım,
Camını kırsaydım Hacı Güssün Ebe'nin
Söylenerek ödeseydi babam, iki şamarda ondan yeseydim
''Sana para mara yok'' deseydi,
Ama...hep çocuk kalsaydım.

Bir misket için kavga etseydim Kıl Mustafa'yla
Misketler elimde kaçarken, sapanıyla başımı yarsaydı
Tehdit etseydim bir yandan ''Nası olsa evimizin önünden geçecen sen'' diye
Ağladığımda, burnumu koluma silseydim,
Ama... hep çocuk kalsaydım.

Kara lastik ayakkabı giyseydim, krampon niyetine,
Hava atsaydım arkadaşlarıma ''yeni aldım'' diye
Zamanı unutsaydım, akşamı hiç farketmeseydim,
Patlak topun peşi sıra saatlerce koştursaydım
Ama...hep çocuk kalsaydım.

3 Mart 2010 Çarşamba

DÜNYA


Burada hiç kimse durucu değil
Hepimiz dünyadan göçmeye geldik
Kör olan bu işi görücü değil
İyiyi kötüden seçmeye geldik
Pazarcılar gibi alış verişle
Öbür alem için bir sürü işle
Az bir sıkıntı biraz bekleyişle
Bu çetin köprüyü geçmeye geldik
Gelmedik buraya biz dava için
Encamı karanlık bir kavga için
Dünyalara ait bir sevda için
Bizler ab-ı hayat içmeye geldik
Keyf ashabı gibi mağralarda
O en kutlu ile mübarek ayda
Ölüp gömülmeden henüz mezarda
Bitmeyen çileyi çekmeye geldik
Nicelere düştüler dünya ağına
Vuruldular bahçesine bağına
Anlarlar varınca son durağına
Bizler bu bahçeyi ekmeye geldik

14 Şubat 2010 Pazar

Boşver be yaşı başı !


Boşver be yaşı başı!
gönlün ne kadar şık sen ondan haber ver?..
şöyle atıp koyu grileri-siyahları sabahtan,
sarı bir kaşkol atabiliyor musun boynuna, ondan haber ver?

koyma bir kenara yüreğini, aç kapılarını,
gelene geçene yol verme girsin diye içeri ama
gömme başını toprağa bir çift güzel göz uğruna.

Bilirim yine yeşerecek bir çiçek bulursun bir dalda,
ama aklını kaybedecek bir aşk varsa avuçlarında,
bırak aksın yollarına.
yağ geç, yık geç, kimse inanmazsa inanmasın.
sen inan yüreğine,
hem ona geçmezse kime geçer sözün?..
büyü büyü… bak ellerin ayakların kocaman.
aklın da maaşallah yerinde,
e ne diye tutarsın yüreğini uçmasın diye.
akıllı ol, yüreğin gelir peşinden,

Boşver yaşı başı,
aşk var mı aşk, sen ondan haber ver?
takılmışsın yüzündeki gözündeki çizgilere.
o çizgilerin yüreğine neler kazıdığını düşün,
atmak mı istiyorsun kendini bir dereye soğuk bir
kış günü, öl gitsin…
parayı pulu savurup,
bir balıkçı köyünde balık tutmak mıdır isteğin,
savrul gitsin…

Boş ver be yaşı başı, kim tutar seni kim,
kendi yüreğinden başka kim?.
Aklını al da öyle git,
ister bir duvara, ister bir od aya, ister kıra
bayıra vur da git.

Dert etme ellerini, onlar da gelir seninle
bırakmadıkça birine.
O biri de gelir gerçekten istediğin oysa,
seveceksen ve öleceksen uğruna…
yaşa be, yaşa da öyle git, gireceksen toprağa…
yaş 70′e gelse bile, hayat daha bitmemiş.
sen mi biteceksin?
çekeceksen bile bayrağı,
yaşadım ulan dibine kadar diyemiycek misin?

13 Şubat 2010 Cumartesi

ER MEKTUBU



O elinde tuttuğun zarf
bir ihanet anında örülmüştür
Ve zarfın içindeki kağıt
er mektubudur görülmüştür
Doğum günüm bu gün 3 Aralık
Ve şafak karanlık
Bu mektubu sana yazıyorum anne
Dün sevdiğimle ayrıldık
Son mektubuymuş bana yazdığı
Bir daha yazmayacakmış
Demek sevda ayrılığa bir ay dayanırmış
Ve asker ocağında terkedilmek de varmış
Bu mektubu sana yazıyorum anne
Bu gün doğum günüm 3 Aralık
Ve şafak karanlık
3-5 nöbetindeydim dün gece
Bir şarjörün boşluğunda içtim son sigaramı
Ve yorgan gibi üstümü örttü kar siperde
Sabaha karşı biraz içim geçmiş
Hayalin gözümün önüne geldi anne
Kızkardeşimi de verdiğinden beri sevdiğine
Bir ben bir de sen kaldın geriye
Üzülme anne üşümüyorum
Bekliyorum elim tetikte
Bekliyorum memleketi ve seni
Ve artık beklemiyorum beni beklemeyen sevdiğimi
Beklemiyorum yüreğimi ve aşkımı
Soğuk siperde yalnız bırakan sevgiyi
Ve bekliyorum anne elim tetikte
Eğer girerse menzile vurup öldüreceğim
Hem aşkı hem sevgiyi
Geçen gece karakolu bastılar
Kurşunlar yağmur gibi yağdı üzerimize
Garip gelecek belki sana ama
Ortalık bayram yeri gibi oldu anne
Biliyormusun o an hiç korkmuyorsun
Herkes kendini bir sipere atıyor
Ve gecenin karanlığında kurşun yerine
Işıl ışıl yıldızlar yağıyor sanki üzerimize
Ve ölüm bile aklımıza gelmiyor anne
Canlar canlar gidiyor
Gidiyor canlar
Ve kimbilir ne zaman bahar

30 Ekim 2009 Cuma

HATIRINA DÜŞECEĞİM




Kopkoyu bir sis içinde bir akşam
Hatırına düşeceğim belki
Bir an ıslayacak yağmur yüzünü
Birden o tatlı demleri hatırlayacaksın
Sonra sıcak yatağında uzun uzun
Ağlayacaksın Ağlayacak.!

Boğazında bir şeyler düğümlenecek
Ah yanımda olsaydı diyeceksin
Tüm yıldızlar gülecek haline Ay'da göz kırpacak
İliklerine işleyecek bensizlik
Kahrolacaksın...!

Bir sigara tüttüreceksin ihtimal
Ufku seyredeceksin saatlerce
Bir rüzgar kopçalayacak yüzünü
Sonra hayalim gelecek karşına
Bir Şiirimi mırıldanacaksın
Hıçkıracaksın..!

Gönlünden atamadığın gibi kafandan da
Silemeyeceksin beni düşlerine gireceğim her gece
İnce bir hüzün bürüyecek yüzünü
Ve çırılçıplak gerçekleri o zaman
Anlayacaksın..!

Sonra bir şeyler yazmak isteyeceksin
Kafan gibi kaleminde işlemeyecek
Unutmak isteyeceksin her şeyi
Ama unutamayacaksın hiç bir şeyi
Kıvranacaksın.!

5 Eylül 2009 Cumartesi

Hayal ve gerçek.

Ay ışığı pencereden girende
Senden yana hayal kurmak ne güzel
Ya bir otobüste ya bir trende
Gurbet ilden sana varmak ne güzel

Aşkın mayasını senden alıp ta,
Şekillendim sevda denen kalıpta
Evinizin kapısını çalıp ta,
İlk çıkandan seni sormak ne güzel

Umudu yoksula bol verir Hüda
Bin tohuma can var bir damla suda
Gerek uyanık ol gerek uykuda
Benden bakıp seni görmek ne güzel

Kurumadan daha yolculuk teri
Gel diye yanına çağırsan beni
Bırakıp bir yana gamı kederi
Doya doya seni sarmak ne güzel

Aşk deyince anlattığı her şeydir
Öldürdükçe tadı gelen bir şeydir.
Azraile can vermesi zor şeydir
Sen istersen sana vermek ne güzel.

1 Eylül 2009 Salı

Ne olur mahşerde bizi unutma


Bu gece çok uzun geliyor bana,
Habibim yine sen düştün aklıma,
Ağlıyorum yine soğuk yatağımda,
Dedimya habibim sen düştün aklıma.
Dün yine bi şiir okudum senin hakkında,
Medinede ravzan geldi aklıma ,
Binbir insanın kucaklayışın varya,
Habibim olmuyor sensiz bu dünya,
Bir kere geldim senin yanına
Binkere gelsem yine doymam ravzana,
Anam, babam, canım fede olsun sana ,
Demeyi çok isterdim bağara bağara.
Işte geldim ya Muhammed kapına
Ravzanda bir dokunsam aşına,
Olmuyor habibim dedimya sana,
Ne olur mahşerde bizi unutma.

24 Ağustos 2009 Pazartesi

Şimdi LâL zamanı


Şimdi LâL zamanı…. Kapat gözlerini..

Kuyularda inleyen binlerce Yusuf’u saklıyorum…

Sen ise sevdamızı demlemiş yavru ceylanlara içermektesin…

Susuyorum Yunus’un dizlerine çökerek…

Seni anıyorum Süleyman evrâdında…

Sen ise dualarına beni katıp binlerce ” lâm ” iniltisine ” Elif’i ” katıyorsun…

Yanıyorsun Mecnun’a yanan Leylâ gibi…

Susuyorsun Yusuf´a susayan Züleyhâ gibi…

Kanatıyorsun yüreğini korkusuzca bıçağa boynunu vuran Esmâ gibi…

Durma şimdi…

Ellerini aç gökyüzüne bir dua gibi…

Yağ bozkırlarıma bir deryâ gibi…

Boynunu bükme sakın…

Ezberlese sonbahar senin narin bedenini.. ” Nun ” gibi dik dursun başın..

Eğme diyorum sancağını..

Aldırma ömrümüze biçilen hasrete..

Aldırma bedenine vaat edilen miadı dolmuş hastalığa. Kan bürüse de gözlerimize..

Hüzne sürgün edilse de vuslatımız… ” Elif ” gibi gülümseyelim suskunluğa…

Elif ki; ne yüce bir kelimedir Tur dağında. Unutma sevgili; hiçbir yara duasız bırakılmamıştır.. Bırak aksın kanımız..

Damlayan her kanın düştügü yerde binlerce ” umut ” inkişaf etsin. Etsin ki Cennet müjdelensin solgun yüzlerimin bayram sabahına Bırak hasret bize yüklensin..

Her hasret cığlığı gömlegimizden damlasın…

22 Ağustos 2009 Cumartesi

Bir Dost Aramak

El, ayak, saç, dudak, dese de dilim
Güzellikten yana bütün sözlerim
Sanmayın şairim, şair değilim
Bizimki yürekten Bir dost aramak

Gönülden –gönül’e geçen yollardan
Dostların dilinden, dost mısralardan
Hoş sohbet gönülden, gönül bağından
Gönülden anlayan bir dost aramak

İrşadı istemem kul olsam yeter
Derin bir sohbette dil olsam yeter
Bir huzur yolunda sal olsam yeter
Kullar arasından bir dost aramak

Baş koymak eşiğe, dost ayağına
Benzemek dervişin bir parmağına
İhtiyaç duyup da dost varlığına
Halimden bilecek bir dost aramak

Bir dost bahçesinin taşı toprağı
Var olmuş bir dalın en son yaprağı
Gönül postasının mektubu bağı
Olup da gönülden bir dost aramak

"Seni diğerlerinden farksız yapmaya''
bütün gücüyle çalışan bir dünyada
kendin olarak kalabilmek
dünyanın en zor savaşını vermek demektir.
Bu savaş başladı mı, artık hiç bitmez"

24 Temmuz 2009 Cuma

Af Kapısı

Her zerresi bir âlem dokunmuş kanaviçe
Yoklukta varlık sırrı gündüzden çıkar gece!

Kainat kitap gibi; her satırı Hakk derken;
Kapadım gözlerimi her şey; dönüp bak! derken;

Senin mülkünde sana âsi oldum suçluyum...
Bozulmuş her tövbede; nefsimin mahkumuyum

Zaman ihtiyarlıyor Kur'an gençleşen rehber
Varlığının dellâlı; haykırmakta Peygamber!

Lakin sağır kulağım; hakikatten çok uzak...
Şeytana zebûn ruhum kalbimi kapmış tuzak

Mülk senin Mâlik sensin üstelik Hâlik sensin
En alenî olanla... en gizliyi bilensin!

Seversin kullarını afv-u saffı seversin!
Duâ edin ki Bana; cevap vereyim dersin;

Rahmeti engin Rabbim! fazlına sığınmışım...
Açmışım ellerimi; şefaatçi gözyaşım...

Gecenin seherinde; seven sevdiği ile...
Hemhâl olurken bütün bu mücrîm geldi dile!

Zerrât-ı kâinatın adedince pişmanım!
Söyle affeylemezsen kime gidem Sultanım?

3 Haziran 2009 Çarşamba

Kaygan Kunduralar

Huzur kapısından adım atmaya
Kaygan kunduralar izin vermedi
O kadar yordular o kadar beni
Bir adım öteyi gözüm görmedi

Nice telaşlara,dertlere daldım
Keder dağlarına sanki kök saldım
Çekecek ne varsa üstüme aldım
Bir türlü hayatım yola girmedi

Narin yüreciğim zorlardan yorgun
Göklere erişti yediği vurgun
Gözleri yerlerde her günü durgun
Bahtım bir gün olsun sefa sürmedi

Huzurlu alemde çok mu görüldüm;
Gizlice ağladım,aşikar güldüm.
Zaman geldi öldüm öldüm dirildim
Umuda konmaya ömrüm ermedi

Engin NAMLI

Kurşun Yedim Deryalardan

Kurşun Yedim Deryalardan
Beni sorma...
Kurşun yedim deryalardan.
Ağlamak çare değil,
gözyaşlarım denize akar rüyalarda,
Koskoca kâinatın arkasından
Koşarım duygusuz dalgalarla,
Şimdi sen, beni sorma,
Kurşun yedim deryalardan.

Devler ülkesine düşmüşüm küçücük kalbimle,
Evler 'kalk' diye sallanır,
Sen kalk, ben kaygısızım,
Arkamdan koca bir deniz kovalar,
Balıkları savaşçı:
Pul pul oklar yerim sırtımdan.
Ben küçük, ben kötü; onlar iyi.
Git sen, beni sorma,
Kurşun yedim deryalardan.

Yalnızlaşmak istiyorum acılarımla,
Gözümde at gözlüğü, önüm karanlık,
Gittiğim yollar yokuşa çıkar,
Her yerde bulanıklık; her zaman mahkum,
Mahkum zaman mı olgunluğa?
Gözümde at gözlüğü, yol uçurumda,
Sen üstte, hakkınla,
İnip de beni sorma,
Kurşun yedim deryalardan.

Otur sen, derme çatma evinde,
Yanılgının kafesindeyim ben,
Bir sel gelip götürünce sonsuza
Işık ışık gelirim belki tanyerinden,
Biliyorum ödeyemeyeceğim ömrüm boyu,
Kendime ihanetin bedelini.
Sen bari günahımı savunma;
Azığımdır zehir,
Evime girip, sevdandan,
Ağı soframa oturma,
Acıyıp da beni sorma,
Özleyip de sorma.
Bırak ki başıma düşsün yıldırımlar.

13 Mayıs 2009 Çarşamba

Nasıl Üzerim Ki...

Çeşit çeşit sevgi sunamam sana
Aşkımı yabana atma güzel kız
Sınanmalar bitsin gel artık bana
Oval kaşlarını çatma güzel kız

Sabahım akşamım sana bağlandı
Ne düş gördü ne de uykuya kandı
Zamanlı zamansız gözler uyandı
Güneş gibi doğup batma güzel kız

Kâh nazın kâh kur'un bir yere kadar
İstek ve arzular hep çare kadar
Karar vermelisin tedbire kadar
Öfkeyi şimdiden tatma güzel kız

Nasıl üzerim ki bendeki seni
Şimdiden ıslatma o güzel teni
Başımda bin dert var bir çoğu yeni
Kaprisi sevgiye katma güzel kız

11 Mayıs 2009 Pazartesi

BİR TÜRLÜ

Sevgi bahtolmuş ezelden bize
Sizde bir türlü bizde bir türlü
Alaca düşmüş gördüğümüze
Sizde bir türlü, bizde bir türlü

Donandı dağlar bahar olunca
Gölgem kayboldu gönlüm dolunca
Güzeli görmek boylu boyunca
Sizde bir türlü bizde bir türlü

İstemem versen cihan varını
Gönül nakşetti, güle yarını
Her yüzde görmek dost didarını
Sizde bir türlü bizde bir türlü

YUNUS EMRE

10 Mayıs 2009 Pazar

Çok Özledim




Seni aramak istedim bugün,
Sesini duymak için.
Hasret gidermek için.
Oradan buradan konuşup
Biraz da dedikodu yapmak için.

Seni aramak istedim.
Uzandı ellerim telefona
Ama numaranı bilmiyordum ki
Çaresizce aradım bilinmeyen numaraları,
Güldüler bana;
Dalga mı geçiyorsunuz
Yoksa deli misiniz? dediler.
Onlara sadece senin telefonunu sormuştum oysa.
“İsim”dediler,
“Babam” dedim.
“Adres” dediler,
“Cennet” dedim.
“Deli misiniz kuzum?” dediler
“Hayır, hasretle yanıyorum” dedim.
Telefon meşgule döndü, kapattılar.
Kalakaldım elimde ahize, gözlerimde yaşlar.

Bugün seni aramak istedim
Biraz ağlamak için.
Dertleşmek için en çokta.
İhtiyacım öyle çok ki buna.
“Kızım ağlama,
Kuzum yapma,
Yüreğindeyim her an” desen bana.
Ama
Aramak için numaran yoktu
Sesini rüyamda duymak için yalvardım Allah’ıma.

Bugün seni aramak istedim.
Babam, gün geçtikçe çoğalıyor hasretin.
Seni ölesiye özledim.....
--

20 Ocak 2009 Salı

ÖLÜM

Fark edilmiyor ömür bitince,
Azraile tatlı canın verince,
Hayal gibi kendinden geçince,
Geç anlarsın öldüğünü halince.

Evladın eşin dostun ağlaşır,
Ailen ardından ardından bağrışır,
Konu komşu tabutunu taşır
Ölen kollar üzeinde taşınır.

Adam boyu mezar kazılır,
Bedenin beyaz kefene sarılır,
Fatihalar ile mezara bırakılır,
Sonsuz uykuya böyle yatılır.

Okunur dua yasin fatiha,
En çokta üç beş saatta,
Kalınır melekler ile başbaşa,
Amelin güzel ise ne ala.

Verirsen cevapları peşi sıra,
Nur ile dolar mezar aydınlık oda,
Verilecek hasenat iyilik yoksa,
Döner kabrin bir karanlık zindana.

Ahu vahlar feryat fayda etmez,
İmdadına kimseler gelmez,
Ne haldesin kimseler bilmez,
Bu acı dünya boyunca durmaz.

Düşersin bir gün sefalete,
Yaşa doğru daima islam üzere,
İyilik yap de kalsın ahirete,
Ahu vah edersin geçen günlere.

İmtihandır bu dünya hepimize,
Gömüyoruz yakınımızı kendi elimizle,
Alalılım azıcık pişmanlık bir nebze,
İstegim verem canımı islam üzere.


Her nefis ölümü tadacak,
Bu hayat bir gün son bulacak,

30 Aralık 2008 Salı

KAPILAR

Kapattik kapilarimizi dostlarimiza

Mesafeler koyduk araya

Bir merhaba demek için, girmeleri gerekti siraya...

Bize çok ihtiyaçlari oldugu an Mesguldük,

Not biraksinlardi, sonra arardik, baska zaman...

Sinavdan en iyi notu aldiklarinda, gözlerindeki piriltiyi göremedik,

Bir küçücük armagan veremedik.

Canlari yandiginda, bize kosamadilar nefes nefese,

Ne kadar hasrettiler bir dost sese!

Görüsürüz; ya sali, ya çarsamba günü, diye diye kacirdik nisani, dügünü,

Paylasamadik o en çoskulu anlarini, sevecegimiz yanlarini.

Hayat denen suyun akisinda, birlikte çaglayamadik,

Ölümlerini bile geç duyduk da, vaktinde aglayamadik...

Bu hikaye hem aci, hem uzun,

Selam vermeden geçiyoruz artik yanindan komsumuzun.

Bahanelerle etrafimizi sardik

Oysa biz, biribirimiz için vardik,

Adina huzur dedik, is dedik, can cana olmaktan vazgeçtik, .. yalnizligi seçtik.
Herkes bir yalana kandi,
Ne olursa olsun sebep, aslinda KAPILAR hep, kendi üstümüze kapandi!

BÜYÜDÜK


Bizim düşlerimiz vardı
Çocukluğumuzun evcilik oyunlarında kalan.
Çiçekli basmadan perdeli evlerimiz,
Taze kavrulmuş leblebilerden, nohut yemeğimiz,
Sokak çeşmesinin tatlı suyundan çorbalarımız,
Elma şekerlerimiz, leblebi tozlarımız...
Bir de, küçük kadın yüreklerimizi,
Telli plastik arabalarıyla çiğneyen
Afacan kocalarımız...
Mahsuscuktan komşular,
Mahsuscuktan kocalar,
Mahsuscuktan çocuklar,
Mahsuscuktan bir dünya...

Tek endişemiz, tek derdimiz,
Türk malı , ucuz plastik bebelerimizin
üşütüp hasta olmalarıydı.
Binbir yamalı kilimler üzerine sererdik yarınlarımızı.
Ve yarınlarımızı dilediğimizce yaşardık
akşam saatlerinde, kapı önlerinde...
Hep aynı sonlara çıkan yollardan
ibaret sandığımız hayatı,
oyuncaklarımızın arasına katar oynardık
O çağlarda.
Minik kadın yüreklerimizde,
Yedek bir umudumuz hep vardı,
Şimdilerde olmayan, şimdilerde yitirdiğimiz...
Çocukluğumuzu akasya ağaçlarının
Gölgesinde unutup,
Ve çocukluğumuzu öğle uykusunun bittiği,
İlkindi saatlerinde bırakıp,
Büyüdük, büyütüldük !...

O yaşlarda oyun zannettiğimiz hayat,
Şimdi sadece zaman zaman
Gülümsüyor olsa da,
Çocukluğumuzun o rengarenk,
Umut yüklü balonlarının
İnce ve eskimiş ipleri
Hala parmaklarımızın arasında.
Ve yüreklerimizin çocuk kalan bir yanı,
Hala gizli, gizli ip atlamakta,
Eski sokağımızın toprak yollarında

13 Aralık 2008 Cumartesi

İSTANBUL

Bir İstanbul var düşlerimde Yeditepe arasından koşuyorum kollarına,
Ellerin ellerimde nice aşkların filizlendiği çamlıca´ya,
Sonra bir papatya kopartıyorum aşık oluyor saçlarına,
Bir İstanbul düşlüyorum içinde aşkımız saklı....

Bir istanbul var düşlerimde uçuyoruz elele galata kulesınden kızkulesine,
Kızkulesi şahit oluyor güneşin batışında aşkımıza,
Sonra şarkımızı söylüyor martılar çığlık çığlığa,
Bir istanbul düşlüyorum içinde aşkımız saklı...

Bir istanbul var düşlerimde bir de renklerin en güzeliÿ;gözlerin,
Yüzyıllar geçse de,
Medeniyetler değişse de,
Topkapı sarayında seni saklıyor yüreğim,
Bir istanbul düşlüyorum içinde SEN saklı

7 Aralık 2008 Pazar

Bayramın Kutlu Olsun

Bu gün bayram
Bayramın kutlu olsun
Yıkılıyor, bak yine dünyam
Neden diye sorarsanız…gitti ya
Gitti ya…, dünyamı başıma yıktı ya
O benim büyük sevdam.

Biliyor musunuz? benim her şeyimdi
Vurgundum o zalimin kızına
Dönmez artık bilirim
Her bayramda içim sızlar
Beklerim yolunu… belki gelir
Gelir diyorum ama, bilirim
Bakmaz artık yüzüme.

Bayramın kutlu olsun
Gelmezsen mutlaka, bil ki
Bende, bir gün sensiz ölürüm.

İsmet Bozkurt

1 Aralık 2008 Pazartesi

NE KALIR?




Kalmaz; ne iz, ne toz, ne duman kalır.
Dalgacık silinir ve umman kalır.
Bu hale geldi mi bir kere işler,
Son güne çok kısa bir zaman kalır.
Can kaygısı batsın yerin dibine;
Sanma evlat kalır, hanüman kalır.
Gelenler, gidenler, hep aynı soydan;
Bu düşman giderse o düşman kalır.
Ve kim kalırmış diye ikbalde
Vatanı satsalar göz yuman kalır.
Ozanım, odur ki, gerçekten mesut,
Herşeyini verir müslüman kalır.

(1971)

Necip Fazıl Kısakürek

21 Kasım 2008 Cuma

Bu Dünyayı Paylaşmak

Bu dünyayı paylaşmak neden bu kadar zor
Kimse kimseye bir elini uzatmıyor
Güvendiğimiz dağlara hep kar yağıyor
İnsanlık denen olgu ateşten bir kor mu?

Sefaya dayadığımız sırtın keyfiyle
Unuttuk akrabayı,eşi- dostu bile
Yozlaşa yozlaşa düştük dostlar bu hale
İnsanlık denen olgu ateşten bir kor mu?

Bir insaniyet yöndü insanların kalbinde
Hemen devreye girerdi bir kara günde
Dosdoğru pusulaydı kulların elinde
İnsanlık denen olgu ateşten bir kor mu?

Tüm yanlışları seçmişsen bir keresinde
Doğruların acep dünyanın neresinde
Arayıp ta bulamazsan bir karesinde
İnsanlık denen olgu ateşten bir kor mu?

17 Kasım 2008 Pazartesi

Sessiz Gemi

Artık demir almak günü gelmişse zamandan,
Meçhûle giden bir gemi kalkar bu limandan.
Hiç yolcusu yokmuş gibi sessizce alır yol;
Sallanmaz o kalkışta ne mendil ne de bir kol.
Rıhtımda kalanlar bu seyâhatten elemli,
Günlerce siyâh ufka bakar gözleri nemli.
Bîçâre gönüller! Ne giden son gemidir bu!
Hicranlı hayâtın ne de son mâtemidir bu
Dünyâda sevilmiş ve seven nâfile bekler;
Bilmez ki giden sevgililer dönmiyecekler.
Bir çok gidenin her biri memnun ki yerinden,
Bir çok seneler geçti; dönen yok seferinden

Yahya Kemal Beyatli

10 Ekim 2008 Cuma

Memleket İsterim

Memleket isterim
Gök mavi, dal yeşil, tarla sarı olsun;
Kuşların çiçeklerin diyarı olsun.

Memleket isterim
Ne başta dert, ne gönülde hasret olsun;
Kardeş kavgasına bir nihayet olsun.

Memleket isterim
Ne zengin fakir, ne sen ben farkı olsun;
Kış günü herkesin evi barkı olsun.

Memleket isterim
Yaşamak, sevmek gibi gönülden olsun;
Olursa bir şikâyet ölümden olsun.

Cahit Sıtkı TARANCI

29 Eylül 2008 Pazartesi

BAYRAM

Zamanla anlıyor insan;
3-4 güne sıkışmış bir tatilden öte bir şey bayram...
Nefes almak bayramdır mesela;
Günün birinde soluksuz kalınca anlar insan...
Görmenin nasıl bir bayram olduğunu karanlık öğretir;
Sevmeninkini yalnızlık...
Sızlamayan her organ, hele de burun direği bayramdır.
Bayramdır, elden ayaktan düşmemek, zihinden önce bedeni kaybetmemek,
Kurda kuşa yem olmayıp…
Sevdiklerinle geçen her gün bayramdır.
Küsken barışmak, ayrıyken kavuşmak, suskunken konuşmak bayramdır.
Bir kitabı bitirmek, bir binayı bitirmek, bir okulu bitirmek, kâbuslu bir rüyayı,
Kodes te ağır cezayı bitirmek bayramdır.
Yoğun bakımda sancılı geceyi ya da
Kangren olmuş bir ilişkiyi bitirmek de öyle...
Vuslat da bayramdır öte yandan...
Endişe içinde beklediğinden mektup almak,
Telefonda ansızın sesini duymak,
Deli gibi burnunda tütenin boynuna sarılmak bayramdır.
En acıktığın anda dumanı tüten bir somunun köşesini bölmek,
Korktuğunda güvendiğine sarılabilmek,
Dara düştüğünde dost kapısını çalabilmek bayramdır.
Bir sürpriz paketinden çıkan hediye,
Tatlı bir şekerlemede üstüne serilen battaniye,
Saçlarını müşfik bir sevgiyle okşayan anne bayramdır.
"Ona güvenmiştim, yanılmamışım" sözü bayramdır.
Hiç aldatmamış, aldanmamış olmak bayram...
Yeni bir sözcük öğrenmek,
Bir tünelin sonuna gelmek,
Müzmin bir işin kapısını çarpıp uzun bir yola çıkıvermek bayramdır.
Zorluklara tek başına göğüs gerebilmek,
Gereğinde haksızlığın üstüne yalın kılıç yürüyebilmek bayramdır.
Yeni eve asılan basma perdeler,
Alın teriyle kazanılmış ilk rızkın konduğu çerçeveler,
Yüklü bir borcun son taksiti ödenirken sıkılan eller , bayramdır.
Evde yalnızlığı noktalayan insan nefesi,
Akşam kapıda karşılayan yavuklu busesi,
Sevdalı bir elin tende gezmesi,
Nice adağın ardından çınlayan çocuk sesi, bayramdır.
Sonrasında gelen ilk diş bayramdır,
İlk söz bayram, ilk adım,ilk yazı, ilk karne bayram...
Güne gülümseyerek başlamak bayramdır.
"İyi ki yanımdasın" bayram,
"Her şeyi sana borçluyum" bayram,
"Hiç pişman değilim" bayram...
Evlatların mürüvvetini görebilmek,
Eve dolu bir torbayla gidebilmek,
Konu komşuyla yarenlik edebilmek,
Akşamları eskimeyen bir keyifle çay demleyebilmek bayramdır.
Zamanı donduran eski fotoğraflara nedametsiz bakabilmek,
Altı çizilmiş eski kitapları aynı inançla okuyabilmek,
Yol arkadaşlarının yüzüne utanmadan bakabilmek bayramdır.
Alnı açık yaşlanmak bayramdır; ulu bir çınar gibi ayakta ölebilmek bayram...
Bunların kadrini bilirseniz,
Kıymet bilmeyi öğrenirseniz her gününüz bayram olur.
Meraklanmayın, öyledir diye size deli demezler.
Deseler de, böyle delilik ,
Bayram artığı günlerdeki nankör akıllılıktan evladır.
Her gününüz bayram olsun!

30 Ağustos 2008 Cumartesi

EY BALÇIK DÜNYA

Seni bildim bileli,
ey balçık dünya,
başıma nice belâlar geldi,
nice mihnet, nice dert.
Seni sırf belâdan ibaret gördüm,
seni sırf mihnetten, dertten ibaret.

İsa'nın yurdu değilsin sen,
yayıldığı yersin eşeklerin.
Nerden tanıdım seni bilmem ki,
nerden parçası oldum bu yerin,

Bana vermedin bir yudum tatlı su,
sofranı yaydın yayalı.
Elimi ayağımı bağladın gitti,
elimin ayağımın farkına varalı.

Bırak da bir ağaç gibi
yerin altından çıkarıp ellerimi
sevgilinin havasıyla sarmaşdolaş olayım,
uzayıp gideyim bâri.

Ey çiçek, dedim çiçeğe,
dedim, bu küçük yaşta sen,
neden ihtiyar oldun bu kadar,
dedim, nasıl oldu bu böyle?

Çocukluktan kurtuldum, dedi çiçek,
sabah rüzgârını tanıyalı,
hep yukarlara doğru çıkar
yukarlardan gelmiş bir ağaç dalı.

Şunu da söyledi çiçek:
Madem aslımı tanıdım,
madem yersizlik âlemi aslım,
artık bana tek bir şey düşecek:
Yücelip aslıma gitmek.

Sus yerter artık,
var git yokluğa haydi,
yoklukla yok ol.
Git, yokluklardan tanı
yokluktan var olanı.




MEVLANA CELALETTİN RUMİ

25 Ağustos 2008 Pazartesi

AŞK-I ÇIBAN

Zaman akıp giderken bir su misali
Aşıklar eleleyken temaşada ahali
Bitmedi mecnunla kerem mecali
Benimki tükendi bak yeniliyorum
Kendime yeni bir yol bulamıyorum

İpliğimi saçların diye boyadım
Kumaşımı gelinliğin diye kolladım
Elyafımı yastığımız diye sakladım
Herzamanki yerde bak bekliyorum
Isıt beni artık bak üşüyorum

Ruhumun gıdası sen soframın aşısın
Zamansız misafir can yoldaşımsın
Baharım güzüm yazım kışımsın
Gül ilkbahardaki kırmızı bir gül gibi
Geçmesin kabuk bağlayan yaramın izi

Şiir içimde sulanıp büyüyen bir fidandır
Sensiz geçen her günüm inan virandır
Gönlümdeki yara bilmemki bir çıbandır
Dermanı sen olupta sürülemesen bile
Hiç şüphen olmasınki hep gelecektir dile

31 Temmuz 2008 Perşembe

İSTANBUL ŞİİRİ

Ruhumu eritip de kalıpta dondurmuşlar;
Onu İstanbul diye toprağa kondurmuşlar.
İçimde tüten birşey; hava, renk, eda, iklim;
O benim, zaman, mekan aşıp geçmiş sevgilim.
Çiçeği altın yaldız, suyu telli pulludur;
Ay ve güneş ezelden iki İstanbulludur.
Denizle toprak, yalnız onda ermiş visale,
Ve kavuşmuş rüyalar, onda, onda misale.
İstanbul benim canım;
Vatanım da vatanım...
İstanbul,
İstanbul...

Tarihin gözleri var, surlarda delik delik;
Servi, endamlı servi, ahirete perdelik...
Bulutta şaha kalkmış Fatih`ten kalma kır at;
Pırlantadan kubbeler, belki bir milyar kırat...
Şahadet parmağıdır göğe doğru minare;
Her nakışta o mana: Öleceğiz ne çare?..
Hayattan canlı ölüm, günahtan baskın rahmet;
Beyoğlu tepinirken ağlar Karacaahmet...
O manayı bul da bul!
İlle İstanbul`da bul!
İstanbul,
İstanbul...

Boğaz gümüş bir mangal, kaynatır serinliği;
Çamlıca`da, yerdedir göklerin derinliği.
Oynak sular yalının alt katına misafir;
Yeni dünyadan mahzun, resimde eski sefir.
Her akşam camlarında yangın çıkan Üsküdar,
Perili ahşap konak, koca bir şehir kadar...
Bir ses, bilemem tanbur gibi mi, ud gibi mi?
Cumbalı odalarda inletir "Katibim"i...
Kadını keskin bıçak,
Taze kan gibi sıcak.
İstanbul,
İstanbul...
Yedi tepe üstünde zaman bir gergef işler!
Yedi renk, yedi sesten sayısız belirişler...
Eyüp öksüz, Kadıkoy süslü, Moda kurumlu,
Adada rüzgar, uçan eteklerden sorumlu.
Her şafak Hisarlarda oklar çıkar yayından
Hala çığlıklar gelir Topkapı sarayından.
Ana gibi yar olmaz, İstanbul gibi diyar;
Güleni şoyle dursun, ağlayanı bahtiyar...
Gecesi sünbül kokan
Türkçesi bülbül kokan,
İstanbul,
İstanbul…

Yolculuk

Yolculuk, her zaman düşündüm onu;
İçimde bu azgın davet ne demek?
Oraya, nemdeyse güneşin sonu,
Uçmak, kayıp gitmek, kaçıp dönmemek.

Altımdan kaydırdı bir el minderi;
Herkes yatağında, ben ayaktayım.
Bir gece, rüyada gördüğüm yeri,
Gözlerim yumula, aramaktayım.

Beni çağırmakta yabancı dostlar;
Bu dostlar ne güzel, dilsiz ve adsız.
Eski evde, şimdi bir başka ev var:
Avlusu karanlık, suları taçsız.

Her akşam, aynı yer, aynı saatte,
Güneşten eşyama düşen bir çubuk;
Yangın varmış gibi yukarı katta,
Arkamdan gel diyor, sessiz ve çabuk!

Başım, artık onu taşımak ne zor!
Başım, günden güne kayıtsız bana.
Dalında bir yaprak gibi dönüyor,
Acı rüzgarların çektiği yana...

Fani Dünya

İlk günden alıştığımız emektar aydınlık,
Anne yüzünde, dost yüzünde, evlat yüzünde;
Her sabah başlayan şeye doymadık,
Düşümüz gerçeğimiz ne varsa yeryüzünde.
Gökyüzü belledik şu ürperen maviliği,
Başımız darda kalınca el açtığımız yer;
Gökyüzüdür avutan akıllıyı deliyi,
Gökyüzünde bulutlar uçurtmalar ümitler.

Her mevsimiyle insanı ayrı ayrı saran,
Bunca güzelliği nasıl koyup gideceğiz;
Yaman çalacak o çalmayası saat yaman,
Geçmiş ola bir kez yumuldu mu gözlerimiz

19 Mayıs 2008 Pazartesi

ANNEYE MEKTUP

Zaman geciyor,
Hergün bir yaprak,
Hergün bir damla daha hayattan,
Büyüyorum anne.
Hani içinde bir kıvılcım olur ya,
Hani herşey çok güzeldir,
Benim kıvılcımım kor oldu,
Ama bak herşey yolunda değil anne.
Hani ufacık bir bebekken,
Sadece acıkınca ağlarmışım,
Başka zamanlarda sürekli gülermişim,
Artık sadece acıkınca ağlamıyorum anne.
Bak yıllar ne çabuk geçmiş,
Sadece gülünmeyecegini öğrenmişim,
Belkide öğretilmişim.
Ben büyümüşüm be anne.
Yanından ayrılmayan kızın,
Bak artık uzaklarda,
Üstelik yalnız,
Hemde herkesin içinde anne.
Öyle birde tuzağa düşmüşki,
Of dese olmaz, yok dese hiç,
Adını bile koyamamış,
Yardım etsene anne.
Anlayacağın eskiyi özledim anne,
Yeniden çocuk olmayı,
Sadece acıkınca ağlamayı,
Ve hiç şimdiyi yaşamamayı.
Zaman geriye gitmez değil mi?
Ya da ben yeniden çocuk olamaz mıyım?
Söylesene onu unuttum diyebilir miyim?
Yani herşey söylemek kadar kolay olabilir mi anne?
Dur söyleme,
Ben yine hayal kuruyorum değil mi?
Sadece kendimi kandırıyorum değil mi?
Peki kalbimi kim kandıracak anne?
Eskiden günlerin, hatta dakikaların hesabını tutardım,
Şimdi günlerden Cuma belki de salı,
Günlerin ne önemi kaldı ki,
Takvimlere bile küs oldum anne.
Yinede ayaktayım, direniyorum.
Belkide bir ışık arıyorum,
Bulunca herşeyden kurtulabileceğim,
Ne güçlü büyütmüşsün beni anne!
Sen yinede beni merak etme,
Herşeyle savaşmayı,
Güzel günlerinde olacagını,
Ben senden öğrendim anne.
Yinede buralar güzel, soğukları saymazsan.
İnsanlar mutlu, beni saymazsan.
Gündüzler ve gecelerde iyi, yalnızlıgımı saymazsan.
Beni soracak olursan anne,
Ben de iyiyim, içimdeki yangını saymazsan.

15 Mayıs 2008 Perşembe

Savrulup Dururken Hayat

Kekremsi bir hayat dilimindeyiz
Bakır tadında geçiyor günler
Tutmuş yolları bir sürü harami
Geleni geçeni sigaya çekmekte

Şüphesiz onlar ölüm getiricilerdir
Ve sevincin düşmanı olarak bilinirler
Yoktur gözlerinde sevgilerin ışıltısı
Aşk yoktur, duman bürümüştür büsbütün

Onlar yalnızca ölümü bağışlayabilir
Yalnız kederi, kahrı ve zulümleri
Ve tarih onlarla bizim kavgamızın
Sürüp duran hadisatından ibarettir.

Ne yazılmışsa bize ve onlara dair
Işıklı sularındadır bilincimizin
Hükmünü yerine getirse de acılar
Biz yine neşeli türküler söylemekteyiz

Savrulup duran bir zaman diliminde
Sarsarak ve sarsılarak geçiyor günler
Ama kalbimiz çatlayacak kadar duyarlı
Hayatı savunabilecek kadar güçlüdür.

12 Mayıs 2008 Pazartesi

Ben Hayatta En Çok Babamı Sevdim

Ben hayatta en çok babamı sevdim
Karaçalılar gibi yerden bitme bir çocuk
Çarpık bacaklarıyla -ha düştü ha düşecek
Nasıl koşarsa ardından bir devin

O çapkın babamı ben öyle sevdim
Bilmezdi ki oturduğumuz semti
Geldi mi de gidici - hep, hep acele işi
Çağın en güzel gözlü maarif müfettişi
Atlastan bakardım nereye gitti
Öyle öyle ezber ettim gurbeti

Sevinçten uçardım hasta oldum mu,
Kırkı geçerse ateş, çağırırlar İstanbul'a
Bi helallaşmak ister elbet , diğ'mi oğluyla!
Tifoyken başardım bu aşk oy'nunu,
Ohh dedim, göğsüne gömdüm burnumu,

En son teftişine çıkana değin
Koştururken ardından o uçmaktaki devin,
Daha başka tür aşklar, geniş sevdalar için
Açıldı nefesim, fikrim, canevim
Hayatta ben en çok babamı sevdim.

Can Yücel

21 Nisan 2008 Pazartesi

Sendemi unuttun beni bey?

Son günlerde, bir surat, bir surat ki gelinde,
Çayımı bile yarım dolduruyor bey.
Allah'tan kulaklarım ağır işitiyor da
Duymuyorum ne söylediğini
Ama yine de hissediyorum bey;
Beni bu evde galiba istemiyor artık
Hey gidi günler heeey.
Oğlunu bilirsin, vur kafasına al lokmayı
İki ara bir derede ne yapsın ana bu Atsa atılmaz, satsa satılmaz.
Bana artık gizli gizli sarılıyor bey...
Dün akşam uyurken öptü beni biliyor musun?
Nasıl ağırıma gitti nasıl
Artık akide şekeri de getirmiyor.
Hani dişlerim yok ya, güya yerken garip sesler çıkarıyormuşum da
Çocuklar iğreniyormuş benden.
Yok,vallahi yalan bey, hiç yapar mıyım ben öyle şey?
Gelin çocuklara masal anlatmamı da yasakladı
Üstelik seninle konuşuyormuşum diye duvardaki resmini biryere sakladı
Olsun,
koynumdaki resminden haberi bile yok!
Yine de beddua edemem bey,
Oğlumun karısı, torunlarımın anası o.
Geçenlerde üst komşular geldi,
Ne konuştuklarını duymayayım diye kapıyı üstüme kilitledi.
Duymadım, duymadım, lakin hissettim.
Düşkünler evine yatıracaklarmış önümüzdeki ay beni
Ne yalan söyleyeyim epey ağırıma gitti, epey,
Ha, sen ne diyorsun bey?
Hani bir görünsen oğluna, ne de olsa babasısın,
Seni dinler.
Bu odada oturur, vallahi hiç dışarı çıkmam.
Akide şekeri de istemem.
Masal da anlatmam artık çocuklara
Ne olur ayırmasınlar beni bu evden
Yaşayamam nefes bile alamam
Sana ait anılardan uzak ne yaparım ben, ne yaparım?
Şu camın pervazında hayalin durur, çekmecelerde el izin.
Bastonun hâlâ duvarda asılı.
İstemiyorlar beni artık, istemiyorlar hasılı.
Hey gidi günler hey
Hani diyorum bir çağırsan
Yoksa, yoksa sendemi unuttun beni bey
Sendemi unuttun beni bey?

20 Nisan 2008 Pazar

Efendim..

Kaç vakittir sana hasret çeker özlerim.
Her uykuda rüya diye seni gözlerim.
Sevgim sonsuz, lakin kifayetsiz sözlerim.
Himmet eyle ben günahkâra tökezlerim.

Yıllar var ki, dilimde hep senadır adın.
Seni Allah övmüş, bana şereftir yâdın!
Hangi âşık duyuramaz sana feryadın?
Her salât - selamla alevlenir közlerim!

Sen ki yıldızlara güneş,Hakk'a habipsin!
Kalpleri yeniden Rab' be açan tabipsin!
Ben cemalinden mahrum Üveys,sen sahipsin
Gül yüzün göster,nârınla yanar özlerim!

Teşrifinle müşerref eyle şu garibi!
Her açan gülde seni gören muzdaribi.
Ey ümmetinin eşsiz şefaat sahibi!
Gel sevindir,bak Yakub'a döndü gözlerim!

8 Nisan 2008 Salı

YOLCULUK

Yolculuk, her zaman düşündüm onu;
İçimde bu azgın davet ne demek?
Oraya, nerdeyse güneşin sonu,
Uçmak, kayıp gitmek, kaçıp dönmemek.

Altımdan kaydırdı bir el minderi;
Herkes yatağında, ben ayaktayım.
Bir gece, rüyada gördüğüm yeri,
Gözlerim yumulu, aramaktayım.

Beni çağırmakta yabancı dostlar;
Bu dostlar ne güzel, dilsiz ve adsız.
Eski evde, şimdi bir başka ev var:
Avlusu karanlık, suları tadsız.

Her akşam, aynı yer, aynı saatta,
Güneşten eşyama düşen bir çubuk;
Yangın varmış gibi yukarı katta,
Arkamdan gel diyor, sessiz ve çabuk!

Başım, artık onu taşımak ne zor!
Başım, günden güne kayıtsız bana.
Dalında bir yaprak gibi dönüyor,
Acı rüzgarların çektiği yana...


Necip Fazıl Kısakürek

2 Nisan 2008 Çarşamba

Sol yanım çok acıyor ANNE..

Merhaba anne,
Yine ben geldim.
Merak etme okuldan çıktım da geldim.
Anneler de babalar gibi merak eder mi bilmiyorum ama
Ali, "Okula gitmezsem annem çok kızar, merak eder."
demişti de onun için söylüyorum.
Geçen hafta öğretmen, sağ elimde sarımsak, sol elimde
soğan dedirte dedirte öğretti sağımı solumu.
Ben biliyorum artık anne, sağım neresi, solum neresi
Ağrıyan yanımın neresi olduğunu.
Şimdi iyi biliyorum anne.
Hani geçen geldiğimde:
Şuram acıyor işte, şuram demiştim de
Bir türlü söyleyememiştim ya acıyan yanımı anne
Bak şimdi söylüyorum. Şuram işte,
Sol yanım çok acıyor anne.
Hem de her gün acıyor anne her gün.

Dün sabah annesi Ayşe'nin saçlarını örmüştü.
Elinden tutup okula getirdi.
Yakası da danteldi.
Zil çalınca öptü, hadi yavrum sınıfa dedi.
Ben de ağladım,
Ağladım hiç de utanmadım.
Öğretmen ne oldu dedi?
Düştüm, dizim çok acıyor dedim.
Yalan söyledim anne.
Dizim acımıyordu ama sol yanım çok acıyordu anne.

Bugün ben de saçım örülsün istedim.
Babam ördü ama onunki gibi olmadı.
Dantel yaka istedim.
Babam; "Ben bilmem ki kızım." dedi.
Bari okula sen götür dedim.
"Kızım, iş..." dedi.
Ben de bana ne dedim, ağladım.
"Kızım, ekmek" dedi babam.
Sustum ama okula giderken yine ağladım anne.
Ha, bi de sol yanım yine çok acıdı anne.

Herkesin çorapları bembeyaz,
benimkiler gri gibi.
Zeynep, "Annem, beyazlara renkli çamaşır
katmadan yıkıyormuş" dedi.
Babam hepsini birlikte yıkıyor.
Babam çamaşır yıkamasını bilmiyor mu anne?
Uffff, babam, her gün domates
peynir koyuyor beslenmeme.
Üzülmesin diye söylemiyorum ama
Arkadaşlarım her gün kurabiye,
börek, pasta getiriyor.
Biliyorum babam pasta yapmasını
bilmez anne.

Hava kararıyor, ben gideyim anne.
Babam bilmiyor kaçıp kaçıp sana geldiğimi.
Duyarsa kızmaz ama çok üzülür biliyorum.
Kim bozuyor toprağını,
Çiçeklerini kim koparıyor?
İzin verme anne,
Ne olur toprağına el sürdürme!
Eve gidince aklıma geliyor bi de
bunun için ağlıyorum anne.
Bak, kavanoz yanımda,
toprağından bir avuç daha alayım.
Biliyor musun anne?
Her gelişimde aldığım topraklarını
Şu kavanozda biriktirdim.
Üzerine de resmini yapıştırıp
başucuma koydum.

Her sabah onu öpüyor kokluyorum.
Kimseye söyleme ama anne
Bazen de konuşuyorum onunla.
Ne yapayım seni çok özlüyorum
anne.
Ha unutmadan,
Öğretmen yarın anneyi anlatan
bir yazı yazacaksınız dedi.
Ben babama yazdıracağım.
Öğretmen anlarsa çok kızar ama
bana ne kızarsa kızsın.
Ben seni hiç görmedim ki neyi,
nasıl anlatacağım anne.

Senin adın geçince sol yanım
acıyor anne.
Hiç bir şey yutamıyorum.
Bazen de dayanamayıp ağlıyorum.
Kağıda da böyle yazamam ya anne.
Ben gidiyorum anne,
Toprağını öpeyim, sen de rüyama gel beni öp.
Mutlaka gel anne,
Sen rüyama gelmeyince
Sol yanımın acısıyla uyanıyorum anne.
Sol yanım acıyor anne.
İşte tam şurası,
Sol yanım çok acıyor anne.
Seni çok özledim anne, çooook...

17 Mart 2008 Pazartesi

çanakkale geçilmez

Çanakkale dediğin manasızdır sanma sen
Ordaki şehitlerdir tarihlere şan veren
Vatan toprağı için can ile serden geçen
Korkuyor bu kafirler tüyleri diken diken

Su üstü mayın dolu nusret toplar mayını
Bir yandan Elizabeth düşünüyor canını
Komayacağız yerde şehitlerin kanını
Korku bilmez bu millet artıracak şanını

Mehmedoğlu Seyyid'in mermiyi kaldırışı
Dünya durdu, dönmüyor seyreyliyor yarışı
Anlayacak kafirler bucağı ve karışı
Türküm başkaldırdı ki zaferdir haykırışı

Gaza, cihad nasib et Türk milletine ya Rab!
Anzak, Hindu, İngiliz... Hepsi harab ve bitab
Her renk, her dil, her kıta bilsin ki bu kutlu ab
Çanakkale suyu bu ne Rum dinler ne Arab

Anafarta, Dardanos, Boğalı, Seddülbahir
Türktedir bu topraklar dünyada evvel ahir
Kayboldu İngilizler bilinmiyor nerdedir
'Çanakkale Geçilmez' bu da açık gerçektir

Samet Mehmet Bora

10 Mart 2008 Pazartesi

DÜNYA

Bir tuzak kurmuşsun, apaçık durur
Gafiller tuzağa düşüyor dünya.
Bilmeyenler ikbal için yorulur,
Hergelen peşine düşüyor dünya.

Perdeyi kaldırsam ilan eylesem,
Gerçeğini birer birer söylesem.
Yolcuların durdurup da eğlesem,
Bir çokları dağdan aşıyor dünya.

Kimi zengin olup eğlenir durur,
Kimi "kader" diye dizine vurur.
Kanaat sahibi şükre oturur,
Bir çoğu bu hale şaşıyor dünya.

Bir yeşil yaprağa haset edersin,
Hırslının peşinde koşar gidersin,
Akibet İNCE'yi toprak edersin,
Kimler baki kaldı, yaşıyor dünya.

7 Mart 2008 Cuma

Kadınlarımız

Hayatın yükünü yıllarca sırtında taşır
Menziline çileyle yürür kadınlarımız
Zahmetin kucağında alın teriyle yoğrulur
Mağdur haline hep üzülür kadınlarımız

Etrafında yardımcıdır, pervane gibidir
Ölüme dek kırılmaz evin bel kemiğidir
Yorulmaz, hiç of demez; ne istersen getirir
Zahmet yaylasının gülüdür kadınlarımız

Köyde tarlada, kentte fabrikada çalışır
Hayatın zorluğuna gün geçtikçe alışır
Sanılmasın ki arzularına hep kavuşur
Hayel perdesinin süsüdür kadınlarımız

Çocuk yapar, yemek yapar, tüm işlere koşar
Sobayı yakar, odun taşır elleri şişer
Bağ- bahçe sular, çamaşır yıkar; eli pişer
Asrın tek çile bülbülüdür kadınlarımız

Uzun, berrak saçlarında saman tozu gezer
Kalpte yokluğun ezilmişliğin izi gezer
Ambarda tahılın çoğu değil, azı gezer
Fakir kervanında yolcudur kadınlarımız

Sevgi deyince aşk deyince hep akla gelir
Canımsın aşkımsın diye maniler söylenir
Her şeyler bitince kervanına bindirilir
Sahipsizliğin sümbülüdür kadınlarımız

2 Mart 2008 Pazar

BÜYÜK HÜNER

İnsanları sevmek kolay değil,
Bir hürriyet bu
Çetindir memleketimde.

Ben ille varım dersen
Bir gün pusuya düşersen,
insanları sevmek büyük hüner.

Bu dünyada yaşadığın şu kadar yıl,
Gerçekten, güzellikten, yiğitlikten
Payına düşeni alabilmişsen,
Vermişsen payına düşeni
Gerçek için, güzellik için,
Korkusuz direnirsin.

Bilirsin,
Bir kere korku düşerse adamın içine,
Bir kere koparsa sevdiklerinden,
Mümkünü yok gitti gider.
Söner gözlerinde güzelim ışık
Kararır, çirkinleşir yüzü
Önceleri utanır belki sonra vızgelir
Umurumda olmaz dünya.

İnsanları sevmek büyük hüner
İnsanlarla beraber.

1 Mart 2008 Cumartesi

PARYA

Bütün masalları tutuştu çocukluğumun
Acıyı bir mayın gibi gömdük toprağa
Şimdi alevlerle yazılıyor güncemiz
Göçüyoruz
Yürek bir yangın yeridir artık
kalmadı ardımızda su dökenimiz

Yıllarca sırtımızda taşıdığımız kambur
Korku bir mevtadır artık gecenin kollarında
Bir eylül dolunayına defnolunur

Göçüyoruz
Bir çocuk gibi elinden tut
Yıkılmış ve yakılmış anıların
Bir tutam kuş sesi sür damarlarına
Git kendi rüzgarını bul usul

Yüreğini yokla bir parça umut kalmıştır belki
Yolların nabzını dinle dağların uğultusunu
Koyaklar yankımızı saklar dönüşümüzü bekler
Kırlangıçlar unutmaz adresimizi

Tarihin tabanları sızlıyor artık
Sararmış o kirli belgelerle yaşıttır gurbet
Yollar çok eskiden tanıyor bizi

Göçebe bir paryayız sanki
Nerede konaklasak kesik bir kol gibiyiz
Kimseler bilmiyor bu susuşlar nereli
Bir kilim deseni anımsatıyor çocuklara
Nüfusa kayıtlı oldukları yeri

Bir çağın son çeyreği yanlış kurmuş denklemi
Patikayla dağları ayrı şeyler sanıyor
Acıyı unutuyor hesaba katmıyor toprağın belleğini

Ey yaraları sağaltan zaman ey kalbim
Tez elden hükümsüz kıl kalıcı olmasın bu şiirim

KAN RENGİNDE..

Şimdi hangi sayfasına başvursam
Bir sebep-sonuç ilişkisi buluyor hemen
Her satırı bir "tashih"le yaralı
Bir masalcı oluyor zaman
Ölümleri kutsuyor, yalanlar emziriyor
İnfazlar büyütüyor tarihin beşiğinde
Her köşebaşında kimlik soruyor benden
Açıp yaramı gösteriyorum
Sen yüzünün haritasında koyaklar çiziyorsun
Gözlerinde sessizce yatak değiştiriyor bir nehir
Bir şarkı tek tek kusuyor notalarını
Ben orada yenik düşüyorum bir geleneğe

Anlamını yitiren ne varsa bu kentte
Pıhtılaşmış kan renginde bir nakarata yazdırıyor adını
Birer alışkanlığa dönüşüyor durmadan
Ağıtlarla yitip giden bir ömre sonsöz oluyor
Yangınların içini boşalttığı eski evlerle
Giderek sana benziyor bu kent

Şimdi bir acının taksitlerini ödüyor zaman
Yazgıma bir şerh düşüyorum helalleşiyorum kendimle
Bir soru kipinin kaçınılmaz yanıtında gözlerin

Burçlarında kurşunlu mozaikler
İşte yangından arta kalan bedenim
Son fitili ateşleyebilirsin
Onu da bağışlıyorum.

A.Hicri İZGÖREN

28 Şubat 2008 Perşembe

Gönül doktoru..........

Bu dünya kime kaldı ki bizlere kalacak
Bir canımız var onu da gelip ecel alacak
Gönüldür derdimize çare dünya solacak
Dua ile şiir yaz yüreğimize gönül doktoru

Kır çiçekleri açarsa eğer çorak yurdumuz da
Silinirse aklımızdan yarınlara dair korkumuz da
Bölünürse karabasanlarla geceleri uykumuz da
Dua ile şiir yaz yüreğimize gönül doktoru

Kader bizden yana hep kısır ve karalı
Kapımızda dertler peş peşe sıralı
Doguştan kıpkızıl gönlümüz yaralı
Dua ile şiir yaz yüreğimize gönül doktoru

Hayat kör topal günler ise oldukça sakar
Gün geceye dogar olmuş gün kapkara yakar
Ruhum zemheride umuda camdan bakar
Dua ile şiir yaz yüreğimize gönül doktoru

Ademoglu mertlikten dem vurur aslına ters
Kendini yalanlarcasınadır almaz asla ders
Kendi sözünde eriyip giderken olur mars
Dua ile şiir yaz yüreğimize gönül doktoru

Gün misali geçer oldu bak mevsimler
Arz-ı endam ediyor yalancı isimler
Kamuflaj olmuş dökülen pullar simler
Dua ile şiir yaz yüreğimize gönül doktoru

Sığındıkça huzur buluruz şiirin koyunda
Limanlarda riyakarlık yalan diz boyunda
Neylersin ihanet varsa eger kanında soyunda
Dua ile şiir yaz yüreğimize gönül doktoru.

Gönüllere ilham oldun kulaklardan akan sesinle
Şair yüreklerin sevda adresi oldun bak nefesinle
Şiir şiir coştu canlar dogruluktan yana esinle
Dua ile şiir yaz yüreğimize gönül doktoru

26 Şubat 2008 Salı

BİR GECELİK RÜYA

Ak bulut yüklü dağlar uzanıyor uykuya
Elinde destisiyle sevgilim geldi suya
Çekildik gözden uzak mor çiçekli kuytuya
Yosunlu kaya dibi bizim için saraydı

Ömrümün türküsünü dinliyorken sesinde
Yaşanmamış bir mevsim kokladım nefesinde
Gezdim gönül âlemi iklimler ötesinde
Sevgimizin şahidi üstümüzdeki aydı

Çiğdem kokulu rüzgâr esiyor yavaş yavaş
Sarmaşıklar gibiydik, sarıldık sarmaş dolaş
Yaslanınca göksüme sarı saçlı ipek baş
Gördüm yıldızlar gülmüş manzaralar başkaydı

Konuştuk yıldızlarla konuştuk gülen ayla
Dolaştık bir geceyi dolaştık yayla yayla
Uyanınca uykudan çalınan kampanayla
Ah bütün hayatımız böyle rüya olsaydı...

Anlatamam derdimi ..

Anlatamam derdimi dertsiz insana
Derd çekmeyen dert kıymetin bilemez
Derdim bana derman imiş bilmedim
Hiçbir zaman gül dikensiz olamaz

Gülü yetiştirir dikenli çalı
Arı her çiçekten yapıyor balı
Kişi sabır ile bulur kemali
Sabretmeyen maksudunu bulamaz

Ah çeker aşıklar ağlar zarınan
Yüce dağlar şöhret bulmuş karınan
Çağlar deli gönül ırmaklarınan
Ağlar ağlar göz yaşların silemez

Veysel günler geçti yaş altmış oldu
Döküldü yaprağım güllerim soldu
Gemi yükün aldı gam ilen doldu
Harekete kimse mani olamaz

21 Şubat 2008 Perşembe

Tek Odalı Beş Çocuklu Kasımpaşa Evinde Bir Salı Akşamı Pazarlığı

Tamam, bugün de geciktim, ama bu son anne!
Gol kralı oldum, inanmazsan sor arkadaşlara
Beş maçta yirmi golle!
Öyle bakma anne, inan hiç suçum yok,beni çok düşürdüler.
Deli miyim ben, yırtar mıyım önlüğümü?
Açar mıyım hiç en sevdiğim ayakkabılarımın yanlarını?
Çok yorgunum anne, n'olur bugün dövme...
Gelmeyecek, biçbirşey görmeyecek korkma
Babam doğmadı daha!

Yarın erken gelirim, sokağa çıkmam
Bakkal Hüseyin'e giderken bayram yerine kaçmam
Kardeşlerime bakarım, masal anlatırım,
Sen Havva Ablayla çarşamba matinesine...
Kim sorarsa sorsun, bilmem derim, nerdesin söylemem
Evi toplarım, süpürürüm, bebeği ayağımda uyuturum
Dönmene yakın çay yapar beklerim
İki bardak bana, çocuklar fazla içmez, gerisi sana
İki hafta harçlık istemem olsun
Evden ekmek götürürüm, hiç simit yemem

Tamam anne, bırak artık surat asmayı,
Dikersin önlüğümü, ayakkabıları da veririm Nuri Usta'ya
Yazın öderim borcumu söz!
Şimdiden hazırlarım "nanelimonokaliptus" kutumu
Hem boşuna bakma saate, gerek yok anne
Gelmeyecek, küfretmeyecek, vurmayacak sana
Babaannemle dün gece konuştum ter içinde
Vazgeçmiş, doğurmayacakmış babamı

Çok pişmanım anne, şimdi dövme, üstelik yapayalnızım biliyor musun?

Gülten'le ayrıldık Muharrem yüzünden
Muharrem tembeline bundan böyle kopya vermeyeceğim

İşte böyle anne, çok yalnızım, kimsem yok
Kardeşlerime sarılmak istiyorum
Anne, bugün dövme, n'olur bugün dövme
Bir kenarda oturup ilk kez dayak yemeden ağlamak istiyorum!

AZIZ KEMAL HIZIROGLU

14 Şubat 2008 Perşembe

Aşk Hikayesi

Başimdan bir kova sevda döküldü
Islanmadim, üşümedim, yandim oy!
Iplik iplik damarlarim söküldü
Kurşun yemiş güvercine döndüm oy!

Yagmur yorgan oldu, döşek kar bana
Anladim ki kendi gönlüm dar bana
Alev dolu bardaklari yâr bana
Sunuverdi içtim içtim kandim oy!

Sevgi ektim, naz biçmeye çaliştim
Ne zamana, ne kendime aliştim
Kirk senede yedi hasret bölüştüm
Yedi dünya bana düştü sandim oy!

Gönül şahinimi yordum gerçege
Sonsuzda yüzümü sürdüm gerçege
Teselliden kanat kirdim gerçege
Tecellinin sinesine kondum oy!

6 Şubat 2008 Çarşamba

ADAM GİBİ.....

Ben seni hiç sevmedim ki
Yorgun akşamlarda söylediğimiz şarkıları sevdim
Bir çiçeğe gülmeni bir güle benzemeni sevdim
Bir de yıldızları sevdim
Eylül akşamlarında gelip gözlerinde durdular
Ben seni hiç sevmedim ki

Beni yola koduğunda ayrılmayı sevdim
Kurşunları sevdim beni vurduğunda
Ağlamayı sevdim unuttuğunda
Yalnız olduğumu anladığım da
Ayakta kalmamı sevdim
Yıkılmamı sevdim seni her hatırladığımda
Ekmeği sever gibi sevdim sensizliği
Su gibi özledim temmuz güneşinde sesini
İkindide yağmur gibi
Geceleyin rüzgar gibi sevdim seni sevdiğimi
Ben seni hiç sevmedim ki

Kuşlara şarkılar öğretmeni sevdim
Menekşeyle konuşmanı
Nisana hatırlatmanı
Baharın bir adının da yalnızlık olmadığına
Düştüğüm zaman kanayan yanlarımı
Ve tuhaflığımı yürüdüğüm zaman
Sakız satan çocukları
Yeni çıkan şarkıları
Her kaybettiğinde kazanan yanlarını sevdim
Denize düşmüş gül gibi düştüm ateşe
Ben yangını sevdim
Yandığım zaman böyle işte
Ben seni hiç sevmedim ki

Bir gece bir ceylan indi dağdan kalbine
Bir gece bir şiir gibi kibrit alevinde
Alemin ortasında kimsesizliğin sesinde
Buğusunda sabahın
Acımasızlığında bir ahın
Ağlayan yüzende insanın
Hep ferahlatan gücüyle duanın
Korkutan yanıyla narın
İncirin zeytinin ve kalbin üstüne
Gülün üstüne
Tutunduğum umudun üstüne
Senin üstüne
Hepsinin üstüne
Ben seni hiç sevmedim ki

Gittiğin zaman
Gitmeni sevdim
Evreni sevdim geldiğin zaman
Kalmanı sevmedim
Ürküyordum sana alışmaktan
Yine de sevdim gülümsemeyi
Mendilimi sallarken seni götüren trenin arkasından
Kırlara ilk kar düştüğü zaman
Ölümün ne güzel olduğunu sevdim
Seni içimde öldürdüğüm zaman

Ben seni hiç sevmedim ki
Yorgun akşamlarda söylediğimiz şarkıları sevdim
Bir çiçeğe gülmeni bir güle benzemeni sevdim
Bir de yıldızları sevdim
Eylül akşamlarında gelip gözlerinde durdular
Ben seni hiç sevmedim ki

Beni yola koduğunda ayrılmayı sevdim
Kurşunları sevdim beni vurduğunda
Ağlamayı sevdim unuttuğunda
Yalnız olduğumu anladığımda
Ayakta kalmamı sevdim
Yıkılmamı sevdim seni her hatırladığımda
Ekmeği sever gibi sevdim sensizliği
Su gibi özledim temmuz güneşinde sesini
İkindide yağmur gibi
Geceleyin rüzgarı sevdim seni sevdiğimi
Ben seni hiç sevmedim ki

Kuşlara şarkılar öğretmeni sevdim
Menekşeyle konuşmanı
Nisana hatırlatmanı
Baharın bir adının da yalnızlık olmadığını
Düştüğüm zaman kanayan yanlarımı
Ve tuhaflığımı üşüdüğüm zaman
Sakız satan çocukları
Yeni çıkan şarkıları
Her kaybettiğinde kazanan yanlarını sevdim
Denize düşmüş gül gibi düştüm ateşe
Ben yangını sevdim
Yandığım zaman böyle işte
Ben seni hiç sevmedim ki

Ben sevdim mi
Adam gibi severim.

29 Ocak 2008 Salı

ERZURUM'DA ÇAYHANE

Güzel yurt Erzurum'da, Erzincan çarşısında,
Şirin bir çayhanedir, dükkanlar karşısında.
Basamakla çıkılır çift kapıdan geçilir,
Tertemiz bardaklarda taze çaylar içilir.

İlhan usta demlerse değişir zevki çayın,
Öyle bir tılsım var ki içileni saymayın.
Kahve sahibi bile günde 40 bardak içer,
Çayların sihriyle insan kendinden geçer.

Ne kadar lezzetli ki, doyum olmaz tadına,
Benzer şarkın can yakan, sıcacık kadınına.
Kimi kıtlama ister, kimi şekerli sever,
Teklif yoktur burada, herkes keyfince ister.

Plaktan yükselirken memleketin havası,
Dilden dile dolaşır zaferin hatırası.
Tazelenir muttasıl çayların sıcak demi,
Diyarın garipleri düşünür gurbet eli.

17 Ocak 2008 Perşembe

ACABA

Uyuyan göllere ay ışığında
Sevginin resmini çizsem kim anlar
Tomurcuk ayrılıp gül açtığında
Yağmurun saçını çözsem kim anlar

Bir mekan kaplamış ne varsa nerde
Kendi ötesini saklar her perde
Sonsuzluğun sona erdiği yerde
Huduttan bir kulaç kazsam kim anlar

Aşk kömür beyazı kin süt karası
Eklenir yarama her dost yarası
Et oldum bıçakla kemik arası
Cellatla ahdimi bozsam kim anlar

Doğumda yalan var ölümde gerçek
Bir şeyler anlatır balık kuş çiçek
Kırık gönülleri toplayıp tek tek
Toplayıp göğsüme dizsem kim anlar

Gün geldi zamanı gömdüm kabire
Dağ oldu aklımın verdiği fire
Bağlasam telaşı çelik zincire
Sabrın derisini yüzsem kim anlar

İçte deprem olur dışın düğümü
İhlassız çözülmez işin düğümü
Aklımdan geçeni düşündüğümü
Okusam kim dinler yazsam kim anlar

Abdurrahim Karakoc

7 Ocak 2008 Pazartesi

Zulmü Alkışlayamam

Zulmü alkışlayamam, zâlimi asla sevemem;
Gelenin keyfi için geçmişe kalkıp sövemem.
Biri ecdâdıma saldırdı mı, hattâ boğarım!..
- Boğamazsın ki!
- Hiç olmazsa yanımdan koğarım.
Üç buçuk soysuzun ardında zağarlık yapamam;
Hele hak nâmına haksızlığa ölsem tapamam.
Doğduğumdan beridir âşıkım istiklâle,
Bana hiç tasmalık etmiş değil altın lâle!
Yumuşak başlı isem, kim dedi uysal koyunum?
Kesilir belki, fakat çekmeye gelmez boyunum!
Kanayan bir yara gördüm mü yanar tâ ciğerim,
Onu dindirmek için kamçı yerim, çifte yerim!
Adam aldırma da geç git, diyemem aldırırım.
Çiğnerim, çiğnenirim, hakkı tutar kaldırırım!
Zalimin hasmıyım amma severim mazlumu...
İrticâın şu sizin lehçede ma'nâsı bu mu?

5 Kasım 2007 Pazartesi

Ne Zaman ?

Ey gönül ! hâlâ mı hevesin yerde ?
Biraz da yukarı bakış ne zaman ?
Ne zaman kalkacak gözünden perde ?
Bir küçük kıvılcım çakış ne zaman ?

Gününü gün etmek oldu hep derdin,
Yarın'dan sorunca ipe un serdin.
Cambaz oldun, dağdan dağa tel gerdin,
Benlik direğini yıkış ne zaman ?

Her kapıyı açar sanırsın para,
Acımana lâyık değil fukara;
Gün olup düşmeden sen de bir dara
Merhamet tohumu ekiş ne zaman ?

Tükettin yılları boşa, nafile;
Kocattın bedeni, çürüttün bile.
Sen kocamazmısın, her işin hile ?
Gerçeğe bir ışık yakış ne zaman ?

Her davadan kendin çıkarsın haklı,
Emrine bendettin bilgiyi, aklı;
Kimbilir neler var geride saklı
Biraz ortalığa çıkış ne zaman ?

Hevaya hevese meylettin, kandın;
Hayatı bunlardan ibaret sandın.
Yandın şu dünyanın süsüne yandın
Ateşe biraz su döküş ne zaman ?

Hep alkış topladın hempâlarından
Kimi korktu sustu, kimi arından;
Var mı içlerinde hakiki yâran ?
Kendini sigaya çekiş ne zaman ?

Sana bir iyilik etmemiş kimse
Kinler unutulmaz, bitmez nedense.
Onca musibetten almadın hisse
Artık biraz boyun büküş ne zaman ?

Ne gönül tanıdın, ne hâl, ne hatır;
Etrafa verdiğin zulm ile kahır.
İnmeden boynuna mukadder satır
Bir gönül bulup da akış ne zaman ?

Ey gönül, sanma yol mezara kadar,
Mezardan öteye bir uzun yol var.
Orda ne el erer, ne de diz tutar;
Burdayken biraz diz çöküş ne zaman ?

21 Ekim 2007 Pazar

Vatan Sağolsun

Söküldü tırnağım yordu zindanlar
Kahpe çıktı yüzüme dostça bakanlar
Silin göz yaşını silin analar
Şehit oldu,şehit bizden kapanlar

Çilelidir ceddim çile yıldırmaz
Başı koltuğunda şehit aldırmaz
Mekanı bilinmez,mekan sorulmaz
Silin göz yaşını silin analar
Şehit oldu,şehit bizden kapanlar

Bu davada can buldu binlerce vücut
Yastamı gönüller,hayramı dildeki sükut
Ölmedi yaşıyor hala o bozkurt
Silin göz yaşını silin analar
Şehit oldu,şehit bizden kapanlar


Yinede yangında yürekler bir-bir
Üstünü örtüyor dillerde tekbir
Cennet bahçesini süsleyen kabir
Silin göz yaşını silin analar
Şehit oldu,şehit bizden kapanlar

18 Eylül 2007 Salı

günün şiiri....

Yaşamaya zaman ayırın,
Zira zaman bunun için yaratılmıştır.

Çalışmaya zaman ayırın,
Başarının bedeli budur.

Düşünmeye zaman ayrın,
Güçlü olmanın kaynağı budur.

Çevrenize nazik davranmaya zaman ayırın,
Mutluluğa giden yol budur.

Etrafınıza bakmaya zaman ayırın,
Günler bencilliğinize yetmeyecek kadar kısadır.

Gülmeye zaman ayırın,
Ruhunuzun müziği budur.

Çocuklarınızla oynamaya zaman ayırın,
Zevklerin en büyüğüdür.

Terbiyeli olmaya zaman ayırın,
İnsan olabilmenin sembolü budur.

8 Eylül 2007 Cumartesi

EY MEMUR ÇOCUĞU

Hatırla ey memur çocuğu!... ilkokulu zar zor bitirmenin sıkıntısını
Şişko Bekir'in kaportacı çırağı olduğunu
minyatür ellerinin karardığını
yanağındaki parmak izinin
sana neler anlattığını hatırla
uçkurlu bol paça pantolonun
gres yağından kararmış gömleğinin
bir de o eski paltonun
sana hatırlattıklarını hatırla
çıplak bir bisikleti satın almak için
ne uğraşılar verdiğini hatırla
kendi paranla ilk aldığın şeydi belki o
çıplak bir bisikleti satınalmak adına babanın ne zorluklar çıkardığını
ve sonradan anladığın o hakikatleri hatırla

Ey memur çocuğu!... ey kaportacı çırağı!... ey tebessümünde içtenliğini sunan çocuk!...
söyle büyüdün mü şimdi!
yoksa uçkurlu bol paça şortun
ya da o eski gocuğun
anlamını yitirdi mi söyle!... ey yanağı gres yağlı bir garip çocuk!
seni sana bırakmadan kendini özle

O ilkokulu zar zor bitirdiğini
o ilk çocukluk aşkının nasıl yeşerdiğini düşün
çalışkan ve zengin giyimli o Rüveyda'yı düşün şimdi
mendil kapmaca oynarken
kendini ona ayarladığın
ya da oynarken elvermeç
elini ona vermek için
ne çabalar verdiğini hatırla

Ey memur çocuğu!... ey kaportacı çırağı!... ey yanağı gres yağlı çocuk!...
Yanağının kodaman adamların çocuklarının yanağı gibi olmadığını iyi düşün
onlar belki bir sahil şehrinde
belki bir plajda güneşlenirken
sen yaylalarda aydınlı çelliği ya da sinsin oynadığını düşün

Ey memur çocuğu!... oysa hak ettiğin bir tebessümdü yaylada
seni yedi iklim dört bucak uzaklara götüren
aynalı bir keklikti belki
sen seni bildin bileli

Ey memur çocuğu!... ey kaportacı çırağı!... ey ilk aşkın bekleyeni!...
Rüveyda'yı düşün şimdi
aynı şehri paylaştığını
ve seni tanımazlıktan geldiğini düşün
ve burslu okuduğunu
ve kendine dahi zar zor yettiğini düşün
Rüveyda ne yapsın seni dediğin günleri düşün

Ey memur çocuğu!... yollar uzadı da uzadı artık
ve uzadıkça yollarda aşk kanına girdi
belki menzili meçhul duygulardasındır şimdi
kim bilir belki yılların masum aşkı anlamını yitirdi oralarda
ve orada bildiğimiz
bilmediğimiz
duyduğumuz
ve hissettiğimiz her şey
"Money" denen şeyle okeylendi
ey garip hislere sığınan!... ey bi-dayanak mahzun kalpte aranan!...
beklediğin ilk aşkın solduğunu düşün
sonra da Rüveyda'nın eğitimsiz kültürsüz dediğini bir de

Ey memur çocuğu!... kaportacı çırağı olmayı bırakıp
bugünlere nasıl geldiğini düşün
ya gelmeseydin
ya gelemeseydin
boş ver be memur çocuğu!... boş ver varsın desin
eğitimsiz ve kültürsüz dediğini
elbet bir bilen bilir seni senden gayrı
elbet bilir öfkenin karşıtı da
yani Rüveyda da

Ey memur çocuğu!... ey kaportacı çırağı!... ey zorluklara boyun eğmeyen!... ey gafleti kendine ölçü bilmeyen!...
bayramların çocukça sevincini hatırla
o cici bayramlıklarını evin en ücra yerlerine neden ve nasıl sakladığını hatırla
kendine bile bir türlü anlatamadığın o ilk heyecanı hatırla
kırmızı kundurana toz kondurmadığını
bir de o bayramlık askılı şortuna kıl kondurmadığını
konsa da tıskayla uzaklaştırdığını hatırla
hatırla bir de memur babanın
tek kanal siyah-beyaz televizyona isyanını
"şeker bayramı" diye anons edilen yoz isimlere isyanını
Hatırla Rüveyda'yı hatırla
öfkelendiğin günleri hatırla
senden gayrı olduğunu bilmediğin Rüveyda
zengin giyimli bayramların şımarık çiçeğiydi aslında
oysa senin için Rüveyda
her annenin doğuramayacağı kadar özneldi
güzeldi
ve şirindi

Ey ilk aşkın kelebeği!
unutma çiçeğin güzelliğini
ve unutma Rüveyda'nın gözlerini
Ey mahur bestelerin çocuğu!
ey sabahların mahmur gözlüsü!... Rüveyda kadar sakindin
neden öfkeyle bürüdüler seni
neden Rüveyda'ya odak
bütün anlamları aldılar senden
yalnız sana seni verdiler neden?
neden kendine yetinmek kader?
neden?

Ey memur çocuğu!... ey kaportacı çırağı!
ey babasının garip bebeği!... ey anasını kır kelebeği!.. ey Rüveyda'nın çiftem çiçeği!...
ey Hacettepe'nin sade siması
artık lütfen kalbine söz dinletecek bir şeyleri hatırla
mahzun ve masum kalbine yetse de hatırla
yetmese de hatırla

6 Eylül 2007 Perşembe

BİR İSTANBUL SABAHI ( İSTANBUL'UMA )

Hava serin... Ve sessiz, sakin...
Bir ihtiyar camiden çıkıyor elinde baston...
İstanbul saçlarını tarıyor herkes uyurken,
yeni bir gün için...
Orada bir çöpçü, sonbahar yapraklarını süpürüyor...
İşçi vapurunun manevrası köpürtüyor Kadıköy?ü...
Bir adam dikiliyor, iskelenin önünde,
gazete bayiinin yanında, elinde simit...
Martılar çığlık çığlık ?merhaba?
diyor sabaha...
Çalar saatlerin sesi, çay kaşıklarına karışıyor...
Gece uykunun kolundan çekiştiriyor
şehri terketmek için...
Bir gün daha biniyor sırtına yorgun
İstanbul?un...
Yedi otuz işçilerin...
Sekiz otuz şeflerin...
Dokuz otuz müdürlerin saati...
Ve saat on sularında lüks arabaların arka sağ kapıları açılıyor...
Zil çalıyor sonra ikinci teneffüs için...
Bahçeye dökülen curcunanın ses dalgaları sokak sokak yayılıyor...
Bahçeye İstanbul?un yarınları çıkıyor...
Kornalar caddelerde,
işportacılar meydanlarda, tren sesi, vapur sesi...
Bir ihtiyar abdest alıyor vakit varken....
Yeni Cami?nin şadırvanında...
Güvercinler seyrediyor...
Çamlıca?da bir delikanlı, sevdalı...
Boğaz rüzgârı okşuyor, içindeki yangını...
Kalbinin sesi İstanbul?u sallıyor...
İstanbul?da aşk, İstanbul gibi oluyor...
Vakit öğlene sarıyor...
Müezzin minarenin merdivenlerinde...
Günün ilk cenazesi konuyor musalla taşına...
Günün kimbilir kaçıncı bebeği doğuyor bir yerlerde...
İstanbul ?fatiha? okuyor...
İstanbul ?nazarlık? takıyor...

1 Eylül 2007 Cumartesi

HERŞEY SENDE GİZLİ

Yerin seni çektiği kadar ağırsın
Kanatların çırpındığı kadar hafif..
Kalbinin attığı kadar canlısın
Gözlerinin uzağı gördüğü kadar genç...
Sevdiklerin kadar iyisin
Nefret ettiklerin kadar kötü..
Ne renk olursa olsun kaşın gözün
Karşındakinin gördüğüdür rengin..
Yaşadıklarını kar sayma:
Yaşadığın kadar yakınsın sonuna;
Ne kadar yaşarsan yaşa,
Sevdiğin kadardır ömrün..
Gülebildiğin kadar mutlusun
Üzülme bil ki ağladığın kadar güleceksin
Sakın bitti sanma her şeyi,
Sevdiğin kadar sevileceksin.
Güneşin doğuşundadır doğanın sana verdiği değer
Ve karşındakine değer verdiğin kadar insansın
Bir gün yalan söyleyeceksen eğer
Bırak karşındaki sana güvendiği kadar inansın.
Ay ışığındadır sevgiliye duyulan hasret
Ve sevgiline hasret kaldığın kadar ona yakınsın
Unutma yagmurun yağdığı kadar ıslaksın
Güneşin seni ısıttığı kadar sıcak.
Kendini yalnız hissetiğin kadar yalnızsın
Ve güçlü hissettiğin kadar güçlü.
Kendini güzel hissettiğin kadar güzelsin..
İşte budur hayat!
İşte budur yaşamak bunu hatırladığın kadar yaşarsın
Bunu unuttuğunda aldığın her nefes kadar üşürsün
Ve karşındakini unuttuğun kadar çabuk unutulursun
Çiçek sulandığı kadar güzeldir
Kuşlar ötebildiği kadar sevimli
Bebek ağladığı kadar bebektir
Ve herşeyi öğrendiğin kadar bilirsin bunu da öğren,
Sevdiğin kadar sevilirsin...

22 Ağustos 2007 Çarşamba

Bensiz Olacak Her Şey..

Bu akşam ölebilirim,rüzgar,güneş,sağnak

Kalbimi,kemiklerimi ettimi tarümar,

Her şey bitti demektir ;ne rüya ne uyanmak !

Aralarında olamayacağım yıldızlar.

Şu uzak dünyaların her tarafında , yer yer,

Ruha kasvet veren ıssız yolların yolcusu.

Bizim gibi düşünür kardeş beşeriyetler ;

Ellerini uzatan her gece bize doğru.

Evet ,her yerde kardeşler ;bizim gibi yalnız !

Onlar bize işaret ederler geceleri ,

Hüzünlerinden ! Ah hiç kavuşamayacak mıyız ?

Mihnette birbirimizi avuturduk gayrı.

Yaklaşacak birbirine bir gün seyyaraler ,

Bu muhakkak , sökecek belki evrensel şafak ,

O zaman ! Meczupların türküsü bunu söyler ;

Allaha karşı bir kardeş çığlığı olacak .

Heyhat o günlerden evvel , rüzgar , güneş , sağnak ,

Kalbimi , kemiklerimi etmiştir tarümar .

Bensiz olacak her şey ! Ne rüya , ne uyanmak !

Ah aralarında olamadığım yıldızlar.

Cahit Sıtkı Tarancı

21 Ağustos 2007 Salı

Yavaş yavaş ölürler

Yavaş yavaş ölürler
Alışkanlıklarına esir olanlar
Her gün aynı yolları yürüyenler,
Ufuklarını genişletmeyen ve değiştirmeyenler,
Elbiselerinin rengini değiştirme riskine bile girmeyenler,
Bir yabancı ile konuşmayanlar.

Yavaş yavaş ölürler
Heyecanlardan kaçınanlar,
Tamir edilen kırık kalplerin gözlerindeki pırıltıyı görmek istemekten kaçınanlar.

Yavaş yavaş ölürler
Aşkta veya işte bedbaht olup yön değiştirmeyenler,
Rüyalarını gerçekleştirmek için risk almayanlar,
Hayatlarında bir kez dahi mantıklı tavsiyelerin dışına çıkmamış olanlar.

Yavaş yavaş ölürler
Seyahat etmeyenler
Yavaş yavaş ölürler
Okumayanlar, müzik dinlemeyenler
Vicdanlarında hoşgörü barındırmayanlar.

Pablo Neruda

17 Ağustos 2007 Cuma

KARASEVDA

Bir kere sevdaya tutulmaya gör;
Ateşlere yandığının resmidir.
Aşık dediğin, Mecnun misali kör;
Ne bilsin alemde ne mevsimidir.

Dünya bir yana, o hayal bir yana;
Bir meşaledir pervaneyim ona.
Altında bir ömür dönedolana
Ağladığım yer penceresi midir?

Bir köşeye mahzun çekilen için,
Yemekten içmekten kesilen için,
Sensiz uykuyu haram bilen için,
Ayrılık ölümün diğer ismidir

9 Ağustos 2007 Perşembe

PAPATYA

Koskoca bir bahçede
Demetler içinde bir papatya.
Aşık olmuş, yanmış, tutuşmuş
Ak sakallı bahçıvana...
Bir ümit bekliyormuş.
Yüzlerce çiçeğin arasından
Onunla, sadece onunla
Saatlerce ilgilenmesini.
Buz gibi suyunu
Sadece ona döksün istiyormuş...
Sadece ona değsin makası,
Sadece ona gülsün dudakları.
Kıskanıyormuş bahçıvanı
Kırmızı güllerden,
Sarı lalelerden,
Mor menekşelerden.
Papatya, sadece bahçıvan için açıyormuş,
Bembeyaz yapraklarını...

Bir gün,
Aşkı öyle büyümüş ki,
Papatya yapraklarını taşıyamaz olmuş.
Eğilivermiş boynu.
Toprağa bakıyormuş artık.
Bahçıvanın sadece sesini duyuyormuş
Ayaklarını görüyormuş.
Bunada sükür diyormus.
Yetiyormuş ona, bahçıvanın varlığını hissetmek.
Zaman akıp gidiyormuş.
Papatya bahçıvanın yüzünü görmeyeli çok olmuş.
Ne var sanki boynumu kaldırsa
Bi kerecik daha görsem yüzünü diyormuş.
Yanıp tutuşuyormuş...

Ve işte bir gün..
Bahçıvan papatyaya doğru yaklaşmış.
İncecik bedenini ellerinin arasına almış.
Elindeki sopayı, köklerinin yanına, toprağa sokmuş
Bir iple papatyanın gövdesini bağlayıvermiş sopaya.
Papatya o an daha çok sevmiş bahçıvanı.
Hâlâ göremiyormuş onu,
Ama bedeni kurtulmuş.
Uzun bir müddet sonra,
Bahçıvan uğramaz olmuş bahçeye.
Gelen giden yokmuş...

Kahrından ölecekmiş papatya.
Ama işte bir sabah,
Hortumdan akan suyun sesiyle uyanmış.
Derin bir oh çekmiş.
Çılgıncasına sevdiği bahçıvan geri gelmiş.
Birden, kendisine doğru gelen iki ayak görmüş.
Bu onun delicesine sevdiği bahçıvan değilmiş.
Başka birisiymiş.
Adamın elinde bir de makas varmış.
Papatyanın kafasını kaldırmış yukarıya doğru
Ne güzel açmışsın sen öyle demiş.
Bu gencecik, yakışıklı bir delikanlıymış.
Gözleri gök mavisi, saçları güneş sarısıymış...
Ama gövden seni taşımıyor demiş.
Elindeki makası papatyanın boynuna doğru uzatmış
Ve bir hamlede başını gövdesinden ayırmış.

Papatya yere düşerken hatırlamış sevdiğini,
O ak saçlı, ak sakallı, yaşlımı yaşlı bahçıvanı hatırlamış.
Bir de o gencecik, yakışıklı delikanlıyı düşünmüş,
Ve o an anlamış, neden o yaşlı bahçıvanı sevdiğini.
O, her şeye rağmen, papatyaya emek vermiş.
Belki, ona hiç bir zaman güzel olduğunu söylememiş,
Ama onu asluında hep sevmiş.
Papatya anlamış artık.
Sevgi; emek istermiş...
Yere düştüğünde son bir kez düşünmüş sevdiğini,
Teşekkür etmiş ona içinden..
Son yaprağı da kuruduğunda,
Biliyormuş artık...
Gerçek sevginin, söylemeden,
Yaşamadan ve asla kavuşmadan
Varolabileceğini...

8 Ağustos 2007 Çarşamba

DEVRAN

Devran döner, bu göçerler sefer ederken,
Bu gemi durmasa da biri biner biri inerken
Koymuslar kendi baslarina, bozulmayan hükümler
Fasit dairede zulüm libasli ebedi mahkumlar.
Sirra kilitli, davete sagir, nura kalmis da ama,
Necahi atmislar, belki hiç gelmeyecek aksama.
Dalinmis ucube gibi, kof ve ham bir hayale,
Insanlik demisler hayvanlari alip da kaale.
Bilinmez ne gün, belki de çok az kaldi zevale,
Gün ki asil ad konacak o binbir adli hale.
Zerreyi ve kürreyi edip de idrak,
Anlamak, hakikatin acep hangisidir mutlak
Zerre midir merkezinde evrenin?
Bir hayal midir asli dönen kürrenin?
Habbe midir altinda uçsuz koca kubbenin.
Ölçülmezi ölçüye edip de kiyas,
Haykiran "iste budur degismez mikyas!"
Sesler de sahittir bilmesem de nasil,
Kaybettigine, eserin insanda insanligi asil.
Yitigini bulmak mümkündür ancak
Neyi kaybettigini evvela anlayarak.
Aymazlik o hadde çikmis ne çare,
Alkislar tutulur oldu en rezil hale.
Insan zalim ve cahil dendi de anlasildi mi?
Perdeler, karanlik perdeler asildi mi?
Felekler vah eder artik beser haline,
Nas ahvalini kendine ettikçe havale.
Ilim bilgiye, alim cehle edince inkilab,
Hakikat de olunca hayal dünyasinda harab,
Gönüller sükut eder istiraatgahinda,
Mevt öncesi bir lahza son duagahinda,
Rindlerin ayildigi fecre kadar,
ve O'nunla vuslata kadar...

30 Temmuz 2007 Pazartesi

Sessiz Gemi..

Artık demir alma günü gelmişse zamandan,

Meçhûle giden bir gemi kalkar bu limandan.

Hiç yolcusu yokmuş gibi sessizce alır yol;

Sallanmaz o kalkışta ne mendil ne de bir kol.

Rıhtımda kalanlar bu seyâhatten elemli,

Günlerce siyah ufka bakar gözleri nemli,

Bîçare gönüller! Ne giden son gemidir bu!

Hicranlı hayâtın ne de son mâtemidir bu!

Dünyâda sevilmiş ve seven nâfile bekler;

Bilmez ki giden sevgililer dönmiyecekler.

Bir çok gidenin her biri memnun ki yerinden,

Bir çok seneler geçti; dönen yok seferinden.
yahya kemal beyatlı

27 Temmuz 2007 Cuma

Adında Değil,,Ruhunda'' Elif'' Taşıyanlara...

Elif olmak zordur
Çünkü elif olmak
Yuvarlak bir dünyada dik durmanın
Dik ve önde belki acıyla
Ama vazgeçmeden durmanın
Dünya ne kadar dönerse dönsün
Olduğu yerde kalmanın adıdır elif olmak
Kaç silah varsa elife çevrilir
Elif hep olduğu yerdedir
Silahlar patladığında ilk vurulan eliftir
Zordur elif olmak
Elif olmak hep vurulmaktır
Elif olmak yalnızca elif olmaktır
Ne B, ne T, ne S Elif Yalnızca elif
Elif demeden hiçbir şey denilemez
Ben elif dedim
Artık her şeyi söyleyebilirim

Düş Sebepsiz Olsaydı..

Şu tezekli tarlanın, altı taştan yapılmış,
Çevirirdi toprağa, taş sebepsiz olsaydı.
Fikir yüzmüş nehirde, akıl sele kapılmış,
Zikri hakim kılardı, baş sebepsiz olsaydı.

Göze kudret bağışlar, varlık onu görürdü,
Kimbilir haşyetinden, buz dağları erirdi,
Eksilmeyen mülkünden, rızkı hazır verirdi,
Sofra ihsan ederdi, iş sebepsiz olsaydı.

Coşamazdı ırmaklar, haz olurdu çağlamak,
Çözülürdü düğümler, gerekmezdi bağlamak,
Hele insan hasleti, hıçkırarak ağlamak,
Gönül daim gülerdi, yaş sebepsiz olsaydı.

Gül gülşende değil de, her bahçede açardı,
Güneş doğup batmayıp, nur-u daim saçardı,
Zamanın hasretinden, kaplumbağa uçardı,
Ayrı kanat vermezdi, kuş sebepsiz olsaydı!

Terazi hile çekmez, hüküm hakka ağardı,
Zalime mühlet olmaz, zülmü zaman boğardı,
Mevcudatın üstüne, her an rahmet yağardı,
Üşümezdi Kainat, kış sebepsiz olsaydı!

Herşey ihsan edilir, insan hazır alırdı,
Levh-i Mahfuz okunur, kafdağını bilirdi,
Doğmadan doğurmadan, kadın huri gelirdi,
Bebek sırdan olurdu, eş sebepsiz olsaydı!

Ne hasret ne gam çeker, ne saçını yolardı,
Umudun tadı olmaz, ne hayale dalardı,
Ayan görüp alemi, kabı bilgi dolardı,
Fani beka bulurdu, boş sebepsiz olsaydı!

Dile izin olmazdı, dönemezdi riyada,
Kimse mana aramaz, bulamazdı güyada,
Acep nasıl hikmettir, gözsüz görmek rüyada,
Aşikar gösterirdi, düş sebepsiz olsaydı!

19 Temmuz 2007 Perşembe

Girdim Bir Aleme..

Açıldı gökler bir gece yarısı
Düştü önüme sanki ay parçası
Ansızın doğdu fecrin parıltısı
Girdim bir aleme çıktım dünyamdan

Karşıma çıkan sanki nurdan melek;
Beni benden aldı gülümseyerek
Heyacanıma yoktu bir diyecek
Girdim bir aleme çıktım dünyamdan

Ben hiç görmedim böyle el böyle yüz
Beni benden aldı bir çift ela göz
Sim siyah saçları tel tel örgüsüz
Girdim bir aleme çıktım dünyamdan

Dalgalı saçı boşlukta yüzüyor;
Çözülmüş bağı lülesiz geziyor,
Düşen mehtabı telinden süzüyor,
Girdim bir aleme çıktım dünyamdan.

17 Temmuz 2007 Salı

Destan..

Öttür yem borusunu öttür, öttür, borazan!
Bitpazarında sattık, kalkamaz artık kazan!
Allah'ın on pulunu bekleye dursun on kul;
Bir kişiye tam dokuz, dokuz kişiye bir pul.
Bu taksimi kurt yapmaz kuzulara şah olsa;
Yaşasın, kefenimin kefili karaborsa!
Kubur faresi hayat, meselesiz, gerçeksiz;
Heykel destek üstünde, benim ruhum desteksiz.
Siyaset kavas, ilim köle, sanat ihtilâç;
Serbest, verem ve sıtma; mahpus, gümrükte ilâç.
Bülbüllere emir var: Lisan öğren vakvaktan;
Bahset tarih, balığın tırmandığı kavaktan!
Bak, arslan hakikate, ispinoz kafesinde;
Tartılan vatana bak, dalkavuk kefesinde!
Mezarda kan terliyor babamın iskeleti;
Ne yaptık, ne yaptılar mukaddes emaneti?

NECİP FAZIL KISAKÜREK

Sen İstanbul Kokardın

Martıların gözlerinden dinledim
İstanbul'un boğazı yanmış dün gece
Yıldızlar şahitlik etmiş, güya suçlu benmişim
Oysa can, yemin olsun yanağımdan süzülen denize
Ben bu şehre yüreğimi içirmedim

Göklerden hicran yağdı, İstanbul'lu bir geceydi
Yere düşen her damlanın yüreğinde sen vardın
İsmin dudaklarımda idamlık bilmeceydi
Yalansa kahrolayım, sen İstanbul kokardın

Sevda dediğin gülüm bir busedir dudağımda
Bıçak gibi, yasak gibi, kan gibi...
Utanır, intihar ederdi ölüm,
Hayata rest çekip ağladığımda,
Korkak gibi, tutsak gibi, yaşanmamış an gibi...
Ben lal olmuş bülbülüm, sen deli gülsün bağımda
Toprak gibi, yaprak gibi, candan özge can gibi
Kuş uçmaz kervan geçmez dağımda,
Kah aşkı yağan kar tanesi
Kah Leyla tüten rüzgardın
Zambak gibi leylak gibi,
Sigaramda duman gibi
Sevdiceğim, sen İstanbul kokardın

Dayadım ondörtlüyü İstanbul'un şakağına
İstediğim gül içmekti gözlerinden bir yudum
Seni sordum gündüzlerce bu şehrin her sokağına
Söylemedi, inat ettim gece seni uyudum

Ben bir sana, bir bu şehre gül dedim
Ayla toprak şahittir, şahittir denizle gece
Sensizken, İstanbul'da bir kez olsun gülmedim
Yıllar kapımı çaldı, ellerinde vur emri
Yokluğun var sen yoktun, ölüm geldi ölmedim
Ağladım yüreğimde sen, sende divane İstanbul
Aşkından hatıra dedim göz yaşımı silmedim
Ben bir sana, bir bu şehre gül dedim
Belki de can ben bu şehri güller için çok sevdim

Gözlerimden dökülen yaş denizi ıslatıyor
Sevda kilim, hasret nakış, gönül derdi dokuyor
Çatlayası deli yürek 'sen sen' diye atıyor
Oy gece gözlüm oy, İstanbul SENİ kokuyor

Serdar Tuncer

16 Temmuz 2007 Pazartesi

Sevdamın Rengi..

sevdamın rengi vardı
bulutlardan daha güzel,
okyanusları kıskandıracak kadar
ve evrenin tüm mavilerinden daha başka
tüm mavilerden daha güzel...

sonra bir gün
bir gün mavinin solmaya,
mavinin rengini yitirmeye ve
mavinin bitmeye başladığını gördüm...

bir gün
bir gün sevdamın rengini çaldığını gördüm...
sadece mavi sevdamı değil
sen hayatımdaki bütün renkleri almıştın...

sonra elimde sadece siyahın kaldığını farkettim...
artık günlerim siyahtı, gecelerim siyah...
gökyüzü siyah, denizlerim siyah
ve gökkuşağı bile sadece siyahtı...

duygularım siyahtı,
sana olan sevdam siyah,
artık umutlarım,
artık özlemlerim siyah...

ve eğer bir gün dönersen geri
belki gelir renklerim seninle beraber...
ya da bu can siyah bir hayattan,
siyah bir dünyadan,
siyah bir özlemle beklediği
başka bir karanlığa göçer gider...

son_yakamoz